gok ve sema

TANRI’NIN GÖKTEN İNEN KADİRİ

Tanrı kavramına dayalı dinsel anlayışta, şöyle bir gece hayal edilir ki adına “Kadir Gecesi” derler…

Ulu tanrı, yeryüzündeki seçme kulları için bir nimet hazırlamıştır!.. Kimler kendine çok tapınıyorsa, onları mükâfatlandırmak için. O büyük nimete de “KADİR” demiştir…

Bu nimeti getiren(!) melekler, müslümanların yaşadığı yöreye bir kutsal kandil gecesi inerler; çünkü güneş ışığı görürlerse bozulurlar, tıpkı ışık görmüş C vitamini gibi!..

İşte o “gün görmez Kadir“(!), bin aylık, yani seksen üç sene sürecek tapınmadan çok daha hayırlı bir şey(!)dir!

Her sene Ramazan ayının 27′sinde, Ulu tanrının buyruğu ile melekler yanlarına ruhu da alarak kanatlarını çırpa çırpa, hızlı bir koşu ile binlerce yıllık mesafeyi kat ederek Dünya üzerine inerler ve gece olan bölgedeki tapınan kulları başlarlar araştırmaya, ev ev!

Elbette o sırada Dünya’nın aydınlık bölgesinde yaşayanlara bir şey yok!

Eğer bulurlarsa bir samimi tapınan ellerindeki şartnameye göre, hemen rablerine sorarlar, “buna verelim mi KADİR‘i?” diye… Tanrı da izin verirse, hemen o kula “KADİR” verilir. Bu hane hane arama veya o “Kadir”in dağıtılması işlemi gün doğana kadar böyle devam eder…

Kaç kişiye o gece “Kadir” verilir, bilinmez! “Kadir” verilenlerde ne değişir, bu da bilinmez!.. Güneşi gören melekler ve ruh, hemen ulu tanrı yanındaki yuvalarına dönerler gün ışımasıyla!

Bu arada mümin kullar da câmi câmi dolaşıp, onlara, bu câmilerden birinde kadir ikramı rastlaması şansını değerlendirler!

Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm) merkezli “DİN” anlayışına göre “KADR” gecesi anlatımının deşifresi, yorumlanması ise ehlullâh indînde şöyledir:

“İnnâ enzelnaHU fiy LeyletilKadr” (97.Kadr: 1)

“Kur’ân” ismiyle işaret edilen “sırlar bütününü” ve “özündeki hakikati” (enzalna HÛ) kişinin, kendi varlığının “yok”luğunu (LEYL) yaşadığı anda, şuurunda açığa çıkardık. “Kur’ân ve insan ikiz kardeştir” uyarısı hatırlanmalı…

“Ve mâ edrake mâ LeyletülKadr” (97.Kadr: 2)

Bu hakikatin, sırrın (KADR), ne olduğunu bilir misin?

“LeyletülKadri hayrün min elfi şehr” (97.Kadr: 3)

KADR sürecinin yaşandığı “yok”luk karanlığı (gecesi), bin ayda (80 küsur yıllık insan ömrü sürecinden) yaşanabileceklerden daha hayırlıdır.

“Tenezzelül Melâiketü ver Rûhu fiyha Biizni Rabbihim min külli emr; Selâmun, hiye hattâ matle’ılfecr” (97.Kadr: 4-5)

Melekler (melekî kuvveler-kanatlar bu kuvvelerin 2-3-4 yönlü olması) ve Ruh (varlığındaki hüviyetin “” hakikatin anlamı), kişinin rabbinin (Esmâ terkibinin–varlığını oluşturan Allâh isimlerininin bileşiminin) izni (kapsamı-kapasitesi) kadarıyla, şuurunda açığa çıkar; böylece o anda, kendiyok“luğu hissi yanı sıra, mutlak var olan “ALLÂH”ı hissedip yaşar! Her hükümden “Selâm”ette olarak!

Bu hâl; tâ ki, tekrar varlık, beşeriyet hissi ve fikri ağır basana (FECRE dönene) kadar devam eder.

Bu imkânı, yılın her gecesinde, yani, ismi “ALLÂH” olan indînde “yok”luğunuzu hissedebildiğiniz her süreçte, araştırın!… “Kadr gecesini yılın her gecesinde arayın” uyarısı…

“Ramazan’da arayın” uyarısı… Gerçek anlamıyla yaşanan oruç ile, kendinde beşeriyetten arınma ve hakikatini hissetme çabalarını verdiğiniz süreçte, bu hâli yakalamaya çalışın!

“Ramazan’ın son günlerinde arayın” uyarısı… Orucun taklidî değil tahkikî yaşanması sonucu; manevî arınmanın son evrelerinde bunu araştırın!

Şimdi, KADR Sûresinde işaret yollu benzetmelerle anlatılanlardan algıladığımızı topluca ifade etmeye çalışayım:

İnsanın bir ömür boyu yaşadıklarından çok daha hayırlı olan bir an (KADR anı) vardır ki; bu anlık şuursal sıçrama veya açılım süresi içinde hakikatine ait bilgi, kendisine bir tenezzül, yani “özünden bilincine” doğru açığa çıkar! Bu “HÛ” hüviyeti hakikatidir!

Bu hakikat, “İnsan, Kurân’ın sırrı; Kur’ân, insanın sırrıdır” prensibince, insanın derûnundan gelen bir şekilde açığa çıkar!

Ne zaman?

Kişi, ben neyim, kimim sorgulamasıyla yola çıkıp, Allâh Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’a iman edip, O‘nun getirdiklerini anlamaya ve tanrı kavramından arınıp, ismi “ALLÂH” olanı en azıyla “İhlâs” Sûresi’nde bildirilen kadarıyla algıladıktan sonra… “ALLÂH” özel ismiyle isimlenmiş indînde, kendi birimsel varlığından, yani gün aydınlığından, “yok”luğunu fark etme karanlığına düştüğünde; tüm varlık nazarında varlıklarını yitirdiklerinde…

Hakikati olan ALLÂH isimlerinin özelliklerinin kendi varlığını oluşturduğunu hissettiği ve yaşadığı bir anda, RUH, yani bu Esmâ’nın anlamı ile, melekler, yani bu isimlerin kuvvelerinin her an kendisinde açığa çıkmakta olduğunu fark edip algılar!.. Bunu bir anda hissediş ve yaşayışı “KADR” hâlidir.

O an ne kendi kalır, ne de varlıktan bir zerre!..

“…li menil Mülkül yevm* Lillâhil Vâhidil Kahhâr”

“…’Yaşanan süreçte (Allâh’a göre ‘AN’ vardır, tek bir süreç) Mülk kiminmiş?‘… ‘Vâhid, Kahhâr olan (Tek ve mutlak hükmü zaman mekân kavramsız olarak yerine gelen) Allâh’ındır!‘” (40.Mu’min: 16)

Gerçeğine şehâdet eder! “Eşhedü…”yü “OKU”r!.. Seyreden Kendi olur!

Bu hâl, onda kendini tekrar beşeriyet boyutunda buluşuna (fecre) kadar sürer. Böylece varlığının hakikatini yaşamış olarak ehli hakikat arasında tahkik ehli olarak yerini alır ve artık Kur’ân sırlarını “OKU”maya başlayarak ölümü (boyut değişimini) bekler ve yaradılış amacına uygun şekilde “KUL“luğuna devam eder.

Bunu niye yazdık?..

Tanrının Buyruk Kitabı diye nitelenen “Kitap”ın, bize göre çok çok farklı bir SIRLAR KİTABI anlamı ifade ettiğini; “OKU”nması öğrenilmedikçe, nelerden mahrum kalınacağı bilgisini sizlerle paylaşmak istediğim için yazdım…

Bu bir örnek… Başta “Mİ’RÂC” olmak üzere, böyle daha nice örnekler var deşifre edilmesi zorunlu, o yüce ALLÂH Kelâmı Kitap‘ta!..

Ne yazık ki büyük çoğunluğumuzun ruhunun dahi haberi bile yok bunlardan belki!!! Kur’ân-ı Kerîm’i hâlâ tanrının buyruk ve tarih kitabı(!) sanıyoruz…

Bu değerlendirmede haklı olabilirim, yanılmış olabilirim! Ne var ki, böyle okuduk ehlullâh eserlerinde…

Haklı isek; bu anlayışı değerlendiremeyenler, daha başka nelerden mahrum kalmakta olduklarını kendileri düşünsünler!

Hatalıysak; o yukarılarda bir yerde oturup, melekler ve ruhu yılda bir kere yeryüzüne gece karanlığında yollayan tanrı elinde hâlimiz harap demektir!..

sema ve melekler

sema bilimi

“SEMÂVÎ DİNLER” YANLIŞI

Burada hemen, ancak günümüzde düzeltilmesi mümkün olabilecek şu yanlış anlamayı da doğrultmaya çalışalım…

Hepimiz biliyoruz ki…

“ALLÂH İNDÎNDE DİN, İSLÂM’DIR…” (3.Âl-u İmran: 19)

“KİM İSLÂM’DAN (teslim olunmuşluğun idrakından) BAŞKA BİR DİN (sistem ve düzen) ARAYIŞINDAYSA, BU GEÇERSİZDİR!..” (3.Âl-u İmran: 85)

Dolayısıyla, Âdem‘den Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a kadar bütün Nebiler yeryüzündeki insanlara hep, “ALLÂH” indînde tek “DİN” olan bu “İSLÂM”ı tebliğ etmişlerdir… Bu sebeple, “DİNLER” tâbiri yanlıştır!..

Ya “ALLÂH”ın belirleyip ortaya koyduğu “DİN” vardır; ya da beşerin düşüncesinden doğan inanış şekilleri!..

Bu arada, “DİNLER” kabul edip, bunları da “semâvî” ve “semâvî olmayan” diye ikiye ayırmak; üstüne üstlük bir de, sanki “semâvî olan birkaç din varmış” gibi anlamak bambaşka bir yanlıştır!.. Tamamıyla bilgisizlikten ve düşünmemekten ileri gelen bir kabulleniştir!..

Nihayet üçüncü olarak günümüz insanını yanlış anlamalara sevkeden “semâvî din” tâbiri dahi, ifade ettiği anlam itibarıyla çok yanlıştır…

Öyle ise “İslâm Dini” bir “Semâvî Din” mi? “Allâh Dini” mi?..

Sanırım buraya kadar sabırla bizi okumak lütfunda bulunduğunuza göre, aynı olgunlukla, bundan sonra da devam edecek; ve neticede de bizim haklılığımızı tasdik edeceksiniz…

“Semâvî Din” tâbiri, insanların çeşitli putlara taptığı zamanlardan kalan, “yeryüzündeki herhangi bir TANRIDAN değil” anlamına olarak kullanılan tâbirdir dikkat ederseniz…

“Semâvî”nin mânâsı “Gökten Gelen” demektir!

“Semâ” yani “GÖK” dediğiniz anda dikkat ediniz, bir “MEKÂN” belirlemiş olursunuz!..

Oysa…

İslâm Dini’nin anlattığı madde ötesi yapıda “GÖKTE BİR MEKÂN” asla söz konusu değildir…

“ALLÂH”, asla bir “Gök Tanrısı” değildir!.. Semâda belli bir mekâni yoktur!..

“ALLÂH” katından, indînden nâzil olan Allâh Kelâmı “KUR’ÂN”; semâda belli bir mekândan gelmemiştir!

CEBRÂİL dahi semâdaki falanca ya da filanca yıldızda belirli bir mekândan Dünya’ya inmemiştir…

“MUHAKKAK Kİ “HÛ”DUR, RABBÜŞ Şİ’RA (Sirius yıldızının Rabbi)!” (53.Necm: 49)

Açıklama ve uyarısı, bir kısım insanların, Arapça’daki adıyla “Şİ’RA” ve günümüz ismiyle “SİRİUS” yıldızının, “TANRI” olmadığını; ve mekân ifade eden kavramlardan “ALLÂH”ın münezzeh olduğunu vurgulama sadedinde kullanılmıştır…

Netice itibarıyla, “ALLÂH” ismiyle işaret edilen sonsuz-sınırsız Azîm varlık ve “O”nun katından “inzâl” olmuş mahlûk olmayan, “Allâh kelâmı Kur’ân”; “Semâvî” yani semâdan gelmiş, yani belirli bir mekândan gelmiş olmayıp; “BOYUTSAL” derinlik ifade eden “ALLÂH’IN EVRENSEL KİTABI” kelimesiyle tanımlanabilir ancak!

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm“, Allâh kelâmı olması hasebiyle, ve Allâh’ın semâda bir mekânı bulunmaması, mekân kavramından münezzeh olması nedeniyle, “Semâvî Kitap” değil, “ALLÂH İNDÎNDEN GELMİŞ KİTAP”tır!..

“ALLÂH İNDÎNDE DİN OLAN İSLÂM” için ise “kozmik” vasfı kullanıp, “KOZMİK DİN” şeklinde tanımlamak bilgisizlik ve bilinçsizlik ifadesidir!..

“DİN” ne uzaya aittir, ne “boyutsallığa” aittir ve ne de evrensel yapı kökenlidir!..

“DİN”, “ALLÂH”tandır; “ALLÂH”a aittir!.. “DİN”in sahibi, BELİRLEYİCİSİ, ortaya koyucusu, yürütücüsü ve koruyucusu hep “ALLÂH”tır!..

“Kozmik Din” gibi tâbirler, hep, “DİN” olayının ne olduğunu bilmeyen kişiler tarafından kullanılan yanlış ve anlamı olmayan yakıştırmalardır!

Biz, “ALLÂH” indînde “DİN” olan “İSLÂM”ı, çağdaş bilimler eşliğinde daha derinliğine anlama ve anlatma yolunda hizmet veren kişiyiz! Eğer bu çalışmalar, “yeni bir din empoze ediliyormuş” gibi tanımlanır veya algılanırsa; bu en basitiyle, “basîretsizlikten ve cahillikten” başka bir şey olamaz!

“Kozmik Din” sözünden anlaşılan, evreni oluşturan bilincin sistemidir; ki bu görüş netice itibarıyla, “İSLÂM” dışı bir düşünce şekli olan “panteizm”e gider!..

Ayrıca…

“ALLÂH” için dahi, “KOZMİK VARLIK” ya da “KOZMİK BİLİNÇ” tâbirleri kullanılamaz!..

“Semâvî” kelimesi, nasıl “MEKÂN” ifade ediyorsa, ve bu yüzden “ALLÂH İNDÎNDEKİ DİN İSLAM” için kullanımı yanlış ise… “Kozmik” kelimesi dahi, “BOYUTSAL” bir kavram tanımlaması sebebiyle, “ALLÂH” için kullanılamaz!

Öte yandan gerek, Kelâmı İLÂHΑnin; ve gerekse CEBRÂİL ve sair bir kısım melâikenin “beşer”e “NÂZİL” oluşu yani “inişi” MEKÂNSAL DEĞİL BOYUTSALDIR!

Cebrâil ve sair “melekler” için; “boyutsallık” ifade etmesi sebebiyle “KOZMİK VARLIK” tâbirini kullanabiliriz…

Gerek algılamakta olduğumuz “EVRENİMİZ” için; ve gerekse de “ALLÂH” isimlerinin terkipsel mânâlarını sergilemekte olan “MUTLAK EVREN” için “KOZMİK KİTAP” ya da “EVRENSEL KİTAP” veya “SİSTEM KİTABI” tâbirini kullanabiliriz… Ve hatta…

“EVRENSEL KİTAP”ta ortaya çıkan “ALLÂH İSİMLERİNİN MÂNÂLARINI” basîretle, ferasetle ve nüfuziyetle okuma anlamına olarak; “İKRA”dan muradın SİSTEMİ OKUMAK olduğunu vurgulayabiliriz!!.

Olay, “EVRENSEL KİTABIN”, beşer tarafından “BOYUTSAL OKUNUŞU”dur!

Yani, “Evrensel SİSTEMİN” beşer tarafından fark edilmesi, kavranılması ve değerlendirilmesidir!

Yıllardır, asırlardır, klasik anlatımla şartlandırılmış insanların, bir anda bu izah ettiğimiz hususları kavramalarını beklemiyoruz… Bu her şeyden önce bir zaman meselesidir…

Zaman içinde bu anlattıklarımız, belki önce inkâr ve reddedilecek, sonra tartışılacak, sonra objektif ve önyargısız bir biçimde düşünülmeye başlanacak ve bu aşamadan sonradır ki, açıkladığımız gerçekler tasdik edilecektir…

Ancak, bu herkes için böyle olacak demek de değildir…

Kitaplarımıza, önyargısız ve objektif olarak yaklaşıp, ne dediğimizi samimi olarak anlamak isteyenlere ALLÂH elbette ki samimiyetleri karşılığı kısa zamanda bu gerçekleri görmeyi de nasip edecektir.

Gelelim biz gene “OKU”maya…

Buraya kadar, “OKU”mak işleminin kağıt üzerindeki metin olmadığını iyice anladık herhâlde…

İkinci olarak “OKU”mak işleminin nasıl ve neyle olduğuna da dikkati çektik…

Şimdi sıra geldi üçüncüye…

sema da bilinmeyenler

ÜST MADDE

“Üst madde” tâbiriyle anlatmak istediğimiz şey ne?..

Bugüne kadar, “Evrenin gerçek yapısını değil, kesitsel algılama araçlarımıza göre olan yapısını” değerlendirebildiğimizi açıklamaya gayret ettim…

Ayrıca yine bu konuyu detaylı olarak EVRENSEL SIRLAR“, “RUH İNSAN CİN“, “Hz. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH ve Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU isimli kitaplarımda elimden geldiğince izaha çalışmıştım…

Maddeden enerjiye doğru, yani madde-hücre-atom-atomaltı ve nihayet enerji yapı boyutu sıralamasını defalarca izah ettik.

Yalnız, bunun bir de “üst madde yapı” yanı var! Ki buna pek değinmemiştik…

“Üst madde” var derken, “bir madde var, bir de bunun üstü var” şeklini anlamayalım!

Madde, bizim algılama organlarımıza göre varsaydığımız yapı! Fakat, bir de bunun bir “Üst Boyut”u var!..

Bu “üst boyut”u, bugüne kadar algılamamış, hatta üzerinde bile düşünmemiş olduğumuz için, direkt olarak anlatmam mümkün değil!

Bunu misal yollu anlatmaya çalışayım…

Şimdi, bir insanın vücudunu, bedenini ele alalım…

Bu bedende trilyonlarca hücre var. Bu hücreleri biz bugün, çok yüksek büyütme kapasitesi olan mikroskoplarla görebiliyoruz. Esasında vücudumuzdaki bu hücrelerin milyarlarcasının faaliyetinden haberimiz yok. Farkında bile değiliz…

O hücreler ne yapıyor? Ne tür ilişkiler içinde? Nasıl yaşıyor, nasıl ölüyor? Yerine yenileri nasıl meydana geliyor? Bunların hiçbirinden haberdar değiliz…

O hücrelerin her biri, belli bir canlılık ve kendi yapısal özelliği içinde de bir faaliyet hâlinde. Ama, dediğim gibi, biz bunun farkında değiliz!

Trilyonlarca hücreden meydana gelmiş beden, aslında tek bir hücreden oluşmuş!.. Bu tek hücrede mevcut kromozomlardaki genler, sayısız bilgileri ihtiva ediyor. Bu sayısız bilgileri ihtiva eden genlerin önerdiği doğrultuda hücreler çoğalmaya başlıyor. Değişik bileşimlerle, terkiplerle bir böbreği, bir karaciğeri, bir mideyi, kalbi, beyni meydana getiriyor!

Tümüyle apayrı görevler yapan organlar, o tek hücreden meydana gelme! Her bir organın da kendine has bir bilinci, bir görevi ve bir çalışma sistemi var.

Ama, biz dışarıdan baktığımız zaman, “insan bedeni” diyoruz ve bunu, bir tek yapı olarak ele alıp değerlendiriyoruz.

Nasıl ki, biz hücreleri göremiyorsak, kendi algılama boyutumuzda ve kendi algılama araçlarımız olan organlarımızla, bedendeki bu faaliyetleri değerlendiremiyorsak; kütlesel bir isimle, karaciğer, kalp, böbrek gibi tanımlamalarla kaba bir biçimde olaya yaklaşıyorsak; şimdi bunun aynını bir “üst boyut”ta ele almaya çalışalım…

Tüm galaksiyi, yaklaşık dört yüz milyar yıldızdan oluşan galaksiyi bir beden olarak ele alalım… Bu galaktik bedenin hücreleri gibi düşünelim yıldızları! Galaktik bedenin organları veya hücreleri gibi…

Nasıl ki, karaciğerin kendine has bir yapısı, bir çalışma sistemi, bir kendi bilinci, organik bilinci ve bu bilinçle yaptığı bir görevi varsa; aynı biçimde galaktik bedenin de organları veya hücreleri gibi olan yıldızların canlılığı söz konusudur…

Eğer uzaydan, belli bir mesafeden Dünya’ya bakarsanız, Dünya’nın üstünde doğru dürüst, ne bitkileri, ne hayvanları ve ne de insanları görürsünüz! Dünya, tek başına bir kütledir.

Ama, Dünya üzerinde bir insanlık âlemi var, hayvanlar âlemi var, sayısız nebatlar var. Bunlar da kendi içlerinde sayısız türe ayrılırlar. Herbirinin kendine has bir özelliği vardır.

İşte galaktik yapı da, aynı şekilde dışarıdan bakıldığı zaman, bir beden, bir birim, bir kişilik hüviyetiyle var olan bir yapıdır!

Bu galaktik yapı, bizim “Samanyolu” adını verdiğimiz, batının İngilizcede “Milkyway” diye adlandırdığı galaktik yapı, gerçekte bir canlı birimdir, bir canlı varlıktır… Ancak, bir başka galaktik bilinç tarafından, bu galaktik yapı, bir canlı birim, bir canlı yapı olarak algılanır; bizim yapımız tarafından değil…

İnsanlık denen yapının bilinci olduğu gibi; aynen Dünya’nın da kendine has bir bilinci vardır. Dünya ismi ile işaret ettiğimiz bu planetin de kendine özgü bir şuuru vardır!..

Dünya’nın bir şuuru olduğu gibi, Güneş’in de bir şuuru vardır!.. Güneş’in bir şuuru olduğu gibi, galaksinin de bir şuuru vardır!

Bu galaktik bilinç indînde Güneş’in bilinci, bizim yapımızın şuuru yanında bir hücremizin bilinci mesabesindedir. Galaktik yapı, aynen bir insanın bilinci gibi, evren içinde bir bilinç sahibi birim olarak mevcuttur! Ve böylece milyarlarla galaktik birimler mevcuttur!..

Burçlar denen takımyıldızların da bir şuuru ve kişiliği vardır… Muhyiddini Arabî, “Fütûhat-ı Mekkiye” isimli kitabında, bu bilinç varlıklardan burçlarda yerleşik melekler diye söz etmiştir.

Evrende milyarlarla galaksi var, diyoruz ya! Aslında bunun anlamı, evrende galaktik boyutlarda mevcut, milyarlarla birim var demektir!..

Bizim yapımıza göre, bize oranla bir hücrenin bilinci ne düzeydeyse; galaktik bedene, galaktik kişiliğe nispetle de, Güneş’in bilinci odur. Galaktik birime, benliğe göre bir yıldızın, bir Güneş’in şuuru ne ise, dedik…

Şimdi o Güneş’in yanında Dünya’nın, Dünya’nın üzerinde bir birimin yerini düşünün!.. Hafsalanız acaba alabiliyor mu?

Bir yıldızın yanında bir insanın yerini; ve de o yıldızın, galaktik beden boyutunda yerini… Bunu anlatabilmek çok güç!..

Çünkü biz, beş duyu dediğimiz yalnızca kesitsel algılama organlarıyla ve yardımcı araçlarla hep “madde altı”na girdik; “madde altı” dediğimiz enerjiye giden boyutta mikrokozmosa gittik, ama makrokozmosu hiçbir zaman değerlendiremedik…

Neye benzer bu?..

Bir hücrenin çekirdeğinden veya bir kromozomdan, insan bedenine bakmaya benzer!

Bir hücrenin çekirdeğindeki bir gen, bu bedene, bu bilince, bu ana yapıya bakabilir mi? Hayır!..

O gene göre, bir organı dahi idrak etmek, hafsalasına sığdırmak mümkün değildir! O hücre çekirdeğini kapsayan mevcut stoplazma, sonsuz bir deniz gibi görünür, o “gen”e!..

Biz de diyoruz ki;

“Bizim yaşadığımız gezegenle, falanca gezegen ile falanca yıldız arasında boşluk var, hava var(!)”… “Boşluk” kelimesi boş!..

Burayı çok iyi anlamaya çalışalım!..

Daha önceki konuşmalarımızda dedik ki:

Her şey atomlardan oluşmuş bir yapı ve aslında biz, bileşik bir kütleyiz. Benim vücudum da atomlardan oluşmuş, bir başka madde de…

İşte bu nedenle, biz eğer bu gerçeği fark edebilecek bir ilme sahipsek, algılarız ki atom boyutunda bileşik bir kütleyiz.

İşte bu “bileşik bir kütleyiz” realitesi, bir alt boyuta, atom boyutuna indiğimiz zaman, “yıldızlar arası boşluk” kavramını ortadan kaldırıyor… Bir tümel yapıyı, bir tekil yapıyı fark ettiriyor bize, atom boyutu itibarıyla galaktik boyutta!..

Biz, kopuk kopuk, birbirlerinden ayrı yıldızlar tasavvur ediyoruz ya, gözbebeğinin verilerine GÖRE… Bir yıldız burada, bir diğeri bilmem kaç ışık yılı ötede, diyerek!.. Oysa gerçekte, şu bedende hücreler birbirinden ne kadar uzaksa, bunu üst boyuta aktardığımız zaman fark ederiz ki, galaktik boyutta da, o yıldızlar birbirlerinden o kadar uzaklıkta!..

İki yıldızın arasındaki boşluk, esasında boşluk değil, doluluk!..

Ama biz, bu doluluğu gerek ilmimiz, gerekse algılama araçlarımız kısıtlı olduğu için yeterince değerlendiremiyoruz; ve onun için de, o muhteşem dev galaktik bedeni fark edemiyoruz; ve elbette, o galaktik bedendeki mevcut bilinci de!

Nasıl, şu bedende mevcut bir benlik kavramı ve bilinç mevcutsa, bu bedendeki benlik ve bilinç gibi, o galaktik bedende de bir benlik ve bilinç var; her ne kadar genelde algılayamıyorsak da!..

Diyoruz ki…

Evrende, bir yerel gökadalar grubu içindeki Samanyolu’nun dış çeperinde, kenarda kıyıda bir yerdeyiz… Otuza yakın galaksi var civarımızda bizim! İşte bu otuza yakın galaksi, esasında, otuza yakın, “Bilinçli Galaktik Varlık”tır! Belki de bir aile!!!

O otuza yakın galaktik bilinç varlığın bir tanesinin bedenindeki bir “hücre” bile değiliz biz!.. Belki bir hücre, Güneş!.. Biz, o Güneş Sisteminin uydularından birinin üzerindeki milyarlarla insandan bir tanesiyiz!..

İşte, din terminolojisinde, “melek” kelimesi ile kastedilen varlıkların bir türü de bu galaktik boyutlardaki “Ruh”tur, galaktik şuurdur, galaktik bilinçtir…

Nitekim geçmiş öze ermişlerden birisi diyor ki:

“Biz, öyle bir melek tespit ettik, öyle bir varlık tespit ettik ki, O’nun bizden haberi bile yok!.. Bizim varlığımızdan haberi bile yok!”

Onun büyüklüğünü de çeşitli misallerle anlatmaya çalışıyor… Detayına girmeyeceğim.

Tıpkı bizim boyutlarda olduğu gibi… Bizim bedenimizin herhangi bir yerindeki hücrenin beynimizden, beynimizdeki bilinçten haberi olmayışı gibi; beynimizin ve beynimizdeki şuurun da o hücreden haberi yok!.. O hücre, vücutta doğuyor, büyüyor, gelişiyor, çoğalıyor, ölüp gidiyor.

İşte bu yapıyı “üst madde” adını vererek anlatmaya çalışıyoruz.

Zira her boyut, kendi yapısının varlıklarına veya algılayıcılarına göre “madde”dir!.. Tıpkı rüya içinde yaşarken, rüyada geçen olay ve yapıların bize maddeymişcesine gelmesi gibi!

Varlık skalasını 100 cm’lik bir cetvel gibi ele alırsak, salt enerji dediğimiz noktayı sıfır noktası olarak kabul edersek, daha sonra, kuantları, kuarkları, iyonları, atomları, molekülleri, hücreleri, algıladığımız maddeyi, 50 cm’ye doğru böyle yer yer koyarsak; içinde bulunduğumuz ve bize göre madde kabul ettiğimiz bu boyut, eğer 50 cm’de yer alırsa; bunun daha ötesinde ise evrensel boyutlara doğru, makrokozmosa doğru sayısız varlıklar vardır.

Biz, o varlıkların yanında, “hiç” hükmündeyiz!

O varlıkların “sonsuz-sınırsız”mışcasına değerlendirebileceğimiz yapısını, hafsalamıza sığdırmamıza imkân yok!..

Ancak, bunu fark etmek ve düşünmek de zorundayız!..

Eğer varlığı gerçek şekliyle tanımak istiyorsak, hafsalamızı zorlamak ve bu gerçeklerin farkına varmak; en azından bunları bilmek zorundayız!

Nasıl, atomdan hücreye, hücreden bedene bir sıralama mevcutsa; her biri bir diğerinin içinde milyarlarca defa küçük, ama kendi yapısına ve varlığına göre bilinçli ise… İşte aynı biçimde bizim, yanında milyarda bir veya trilyonda bir oranında kaldığımız ana dev yapılar da mevcuttur!..

Biz, o bedenlerin içinde ise bir “hiç” mesabesindeyiz…

Galaksi adını verdiğimiz varlığın, bilinçli bir birim, belli bir yaşamı olan, bir bedeni olan bir canlı tür olduğunu fark etmeye çalışalım!..

Bizim yaşadığımız Dünya ve bu dünyanın devamı olan, “Âhiret” adı takılan, ölüm ötesi yaşam platformu… Cehennem veya Cennet hep o bedenin içinde bir organ!.. Belki bir organ bile değil!..

Büyüklüğünü, ihtişamını, azametini anlatmaya çalıştığım galaktik büyüğümüz; kâinattaki milyarlarla bu tür birimden bir tanesi!.. Galaksimizin dâhil olduğu evrenin bu köşesindeki otuz kişilik grup veya aileye mensup biri!.. Neyi konuşuyor, neyi tartışıyor, neyi düşünüyorlar?.. Bunlardan bîhaberiz!..

Bedende bir hücre; galakside bir Güneş sistemi!..

Ne hücrenin şuurundan, yapısal özelliklerinden, duygularından haberdarız!.. Ne de “Güneş’in Ruh”undan!..

Peki, bunlardan tüm insanlar bîhaber olarak mı geçip gidiyor?

Hayır!..

İşte, işin püf noktalarından, öz noktalarından biri burası…

Ana yapı ne kadar küçülürse küçülsün veya ne kadar büyürse büyüsün, ister mikrokozmosa inelim, gen boyutuna gidelim, bakteri boyutuna gidelim, muon, kuanta boyutuna inelim… İster Güneş veya sair yıldızlar boyutuna çıkalım, galaktik birim, galaktik varlık boyutuna çıkalım…

Hepsinin, “Öz”ü ve “Zât”ı itibarıyla, “holografik” esasa göre aynı varlık ve aynı cevherden meydana gelmesi nedeniyle; skalanın herhangi bir boyutundaki birim, “Öz”üne, “Zât”ına doğru bir yolculuğa çıkabilirse; veya bir diğer ifadeyle, “Zât”ına doğru bir sıçrama yapabilirse, o Nokta’da, kendisinden sayısız defa mikro veya sayısız defa makro plandaki birimlerle iletişim kurabilir!

Bu iletişim, Zâtî iletişimdir… Ama bunun için de kişinin ilk önce kendi Zât’ını bilmesi gerekir…

Kendi Zât’ını bilmekten murat nedir?

Önce, kendi bilincini, bulunduğu boyutun bir bilinci olma kaydından soyutlayacak, bu blokajdan kurtulacak! Şartlanmalar, değer yargıları, duygular, birimsel kabuller gibi tüm hâllerden uzaklaşacak! Bilincini arındıracak!

Çünkü, evren, kâinat biliyoruz ki, sonsuz-sınırsız Tek‘in ilminden hâsıl olmuş bir yapı… Bu yapıda Evrensel Öz, Zât, İlim; her noktada ve zerrede mevcuttur!..

Dolayısıyla, sizin gerçek “Öz Şuurunuz”, Öz‘ünüz, Zât‘ınız, mikro plandaki veya makro plandaki, bir atom şuuru veya galaktik bilinçle aynıdır…

Ama bir bedende, onun şartları içinde oluşmuş “bilinç” olması nedeniyle, çeşitli var kabullerle, varsayımlarla, gerçekten kopmuş, kalıplanmış, bedenlenmiş, bloke olmuş ve “birimsel bilinç” hâline gelmiştir…

Oysa, bilinç dediğimiz şey, eni boyu, ağırlığı, şekli olan bir şey değildir!

Bilincin sınırları, kayıtları, blokajı kendisine yüklenen yanlış bilgilerle meydana gelir.

Bilinç, bu yanlış bilgilerden arındığı oranda da, mikro ve makro plandaki varlıklarla, Zâtî boyuttan iletişim kurabilecek hâle gelir.

Bizim altımızda, yani bizim altımızda derken; maddeden hücreye, atoma doğru giden boyutta, çeşitli varlıklar var olduğu gibi; bizim, içinde sanki bir hücre gibi kaldığımız sayısız çeşitlilikte varlıklar da mevcuttur; ve onlarla iletişim kurma imkânı dahi bazı kişiler için mevcuttur…

Belki bu anlatmaya çalıştıklarım, hafsalanızın alamayacağı boyutlarda bir konu ama, bu bir gerçektir!.. Ve bilinmelidir!..

Dünya’yı, evreni, her şeyi, sadece bu gördüğümüz, algıladığımız, var kabul ettiğimiz maddeden ibaret kabul etmek, son derece büyük bir gaflettir! “Koza”lılığın oluşturduğu bir fikirdir!..

Beş duyu verilerinin oluşturduğu, kesitsel değerlerden bilincimizi arındırıp, gerçek boyutlarıyla âlemleri ve âlemlerdeki varlıkları tespit etmek zorundayız!

Kelimede; kelimenin şeklinde, isimlerde kalmayalım!

Bilelim ki, şuurumuzu örten, bilincimizi örten, en büyük perdeler; kelimeler, kelimelerin sûretleri, o kelimelerin hayalimizde meydana getirdiği imajlardır!.. Biz o imajları gerçek sanarak, onların ardındaki mutlak gerçeklerden perdeli yaşıyoruz.

Ondan sonra, dünyamız daralıyor, basıyor üstümüze!

Bütün davamız; yedik içtik, aldık verdik!.. Niye verdik, niye alamadık?.. Neden kaybettik?..

Bunların hepsi, bu Dünya’da olup biten şeyler ve maddenin dar, ilkel değerleridir…

Biliyoruz ki, çok kısa bir süre sonra, şu madde kabul ettiğimiz ortamdan geçip gideceğiz… Ve, oranın zaman boyutu az önce de açıklamaya çalıştığım gibi milyonlarla, yüz milyonlarla seneleri içine alır.

Maalesef o boyutun varlıklarından da üç beş kelimeyle söz ediliyor!..

Melek” ismiyle geçiştirilen çok büyük varlıklar mevcut o boyutta! Mikro boyutta var olan melekler gibi, çok büyük kuvvetlere sahip makro boyutta yaşayan canlılar da var!.. Ama hep, tek bir “melek” kelimesi ile bahsedilip geçilmiş! Oysa bunlar, hep yüksek bilinç düzeyindeki varlıklar…

Eğer biz bugün, bunları fark edemezsek, yarın hiç anlamayacağız!.. Görüp geçeceğiz; ama ne olduğunu hiç bilemeyeceğiz!

Bu bedende, nasıl hiç görevi olmayan bir varlık, bir birim yoksa; her organın, her hücrenin, her birimin nasıl belli bir vazifesi varsa; beynin ürettiği mikrodalga bedenin de belli bir görevi, şuuru; bilincin de belli bir görevi vardır. İşte makro planda da böylesine şuurlu, bilinçli varlıklar ve onların ifa ettiği görevler mevcuttur…

Ne diyoruz…

Güneş, Samanyolu’nda bir turunu, 255 milyon senede tamamlıyor… Güneş var oldu olalı, bugüne kadar, ancak sekiz tur atmış merkez çevresinde, yani 8 yaşında… Biz o galaktik bedenin, merkezinden 32 bin ışık yılı mesafedeyiz!

32 bin ışık yılı ne demek?.. Saniyede 300 bin km… 300 bini 60 ile çarp, dakikasını; 60 ile çarp, saatini; 24 ile çarp, gününü bul!.. 365 ile çarp, neticede çıkan ışık yılı… 32 bin ışık yılı mesafedeyiz, merkezden!..

Düşünün ki o galaktik bedenin kalbi, galaksinin merkezi ise, biz tepesindeki bir hücrenin içindeki bir elektronuz belki de!

Bu galaktik varlığın boyutlarını hafsalanızda canlandırabiliyor musunuz?.. Hiç sanmıyorum!..

Böyle milyarlarla galaktik dünya… Son bir sene, bir buçuk sene içinde yapılan araştırmalara göre yeni bir galaksinin doğuşu tespit edildi.

Yani, doğan, büyüyen sonra da dönüşen galaktik birimler mevcut. Nasıl insan doğuyor, büyüyor, ölüyor; hücre doğuyor, büyüyor, ölüyorsa, aynen galaktik birimler de doğuyor, büyüyor, ölüyor…

Ama bilinç boyutu itibarıyla “yok” olmuyorlar! Bilinçler yaşam boyutlarını değiştiriyor sadece!

Öyleyse, dünyanın dar sınırları içinde, kazandığına sevinip, kaybettiğine üzülüp, gördüğün rüyadan uyandığın andaki hâl gibi, yaşadığın günü boşa geçirme!.. Çok güzel bir rüya görürsün, uyandığında “vah vah ne güzel rüyaydı” dersin… Elinde ne kalmış?..

Aynı şekilde, bu dünyadan gittikten sonra da, o geçtiğin boyutta, “Dünya şöyleydi, dünya böyleydi, şuna sahiptim, buna sahiptim, şu vardı şu yoktu”nun derdine tasasına düşeceksin; o ortama göre belli bir hazırlığın yoksa, çok büyük sıkıntılara, azaplara da maruz kalacaksın!..

Zira o içine girdiğin boyutun yaşam şartları senin bugünkü ortamına hiç benzemeyecek! Bunun misali rüyadır…

Rüya âleminde sen hep varsın; karşında çeşitli varlıklar var. Rüya âleminde bu bedenin kâh parçalanır, kâh bozulur; eni boyu değişir, deforme olur, sonra bir anda eski hâline girer, fakat asla ortadan yok olmaz!..

Rüyada bedene ne olursa olsun, senin “benlik” bilincine hiçbir şey olmaz!.. Çünkü rüyada gördüğün beden, ruh türünden bir bedendir; ve ruh cüzlerden oluşmamıştır; parçalanmaz da!

Aynı şekilde, ölüm ötesi yaşamda da, nelerle karşılaşırsan karşılaş, ne büyük azaplar veya zevkler yaşarsan yaşa, benlik bilincin ve ruhun hiçbir zaman yok olup kaybolmayacak!..

Ama, bu benlik bilincinin ve ruhunun kapasitesi ne olacak?..

O benlik bilincinin kapasitesini ve ruhunun kuvvetini şu anda Dünya’da yaşarken ne düzeye getirebilirsen, artık sonsuza dek öylece kalacak!

Bu Dünya’da idrak edemediğin şeyleri daha sonra idrak etmen mümkün değil!..

Bu Dünya’da elde edemediğin ruh kuvvetini, daha sonra orada elde etmen veya geri dönüp telâfi etmen kesinlikle mümkün değil!..

Anlayamadığın, değerlendiremediğin, hafsalanın alamadığı şeyleri daha sonra değerlendirebilmen, alabilmen, hafsalana sığdırabilmen mümkün değil! Bunun açıklamasını da birçok defa yaptım. Burada detayına girmeyeceğim.

Esas anlatmak istediğim konu şu…

Bilelim ki biz, yalnızca mikrokozmosun makrosu değil, aynı zamanda makro varlıkların da mikrokozmosundayız!.. Canlı şuurlu öyle makro varlıklar ki bizim yaşadığımız sistemlerden haberleri bile yok, çoğunun!..

Bunu bakın, dinde, Allâh Rasûlü nasıl söylüyor:

“Allâh’a yakîn sahibi birtakım melekler var ki, onlar Dünya’nın ve insanın varoluşundan bile haberdar değillerdir.”

Tıpkı, senin, vücudundaki hücrelerin doğuşundan, büyüyüşünden, çoğalışından ve yok oluşundan haberdar olmadığın gibi…

Eğer biz, bu dünya yaşamında bilincimizi genişletip, hafsalamızı genişletip, hatta bunların ötesinde Zât boyutunda kendimizi tanımak suretiyle, bu yüce varlıklarla iletişim kurup evrensel gerçeklere vukuf elde edemezsek, “ölüm” dediğimiz olayla birlikte yeni birtakım özelliklere kavuşarak o boyutu değerlendirebilmemiz asla mümkün olamayacaktır!

İşte bu yüzdendir ki, şu dünya hayatını yaşarken, yarın zaten zorunlu olarak bırakıp gideceğimiz şeylerin kavgasıyla, derdiyle, sıkıntısıyla, üzüntüsüyle günümüzü boşa harcamayalım!..

Malımızı, mülkümüzü, çocuğumuzu, her şeyimizi burada bırakıp gideceğiz başka bir âleme…

Üstelik o âlemin değer yargıları buradakilerden son derece farklı, apayrı!..

Senin yapına göre bir hücre ne ifade ediyorsa; o galaktik varlığa göre Güneş sistemi ne ifade ediyorsa; gittiğin ortamda da, şu Dünya ve Dünya’nın içinde olan her şey onu ifade ediyor!.. Tıpkı, uykudan uyanan bir insana, rüyada gördüklerinin bir şey ifade etmemesi gibi…

Öyleyse, bunları anlamaya çalışalım, idrak etmeye çalışalım… Aksi takdirde;

“Kim bu dünyada âmâ (hakikati göremeyen) ise o, gelecek sonsuz yaşamda da âmâdır (kördür)!..” (17.İsra’: 72)

Hükmü, bizim için geçerli duruma gelecektir.

Elbette burada bahsi geçen “körlük” gözlerin değil, “basîretlerin” yani algılama ve değerlendirme kapasitelerinin yetersizliği anlamına gelen “manevî” körlüktür.

“Kör”lükten kurtulmanın da yegâne yolu, önce bilincimizi, gereksiz ve yanlış bilgilerden arındırmaktır.

Bu gereksiz ve yanlış bilgilerden bilincimizi arındırıp, o gerçekleri idrak edemezsek; o gerçeklerin gerektirdiği biçimdeki yaşam düzenine giremezsek, bilincimizi, yarın bizim için hiçbir şey ifade etmeyecek şeylerle harcarsak, doldurursak, bloke ederek perdelersek, ölümden sonra bu perdelerden asla ve asla kurtulamayacağız…

Onun için de, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) diyor ki:

“Kişi ne hâl ile yaşarsa o hâl ile ölür. Ne hâl ile boyut değiştirirse, o hâl ile yaşamına devam eder.”

Dünya’da yaşarken, bu gerçek değerleri, bu gerçek âlemleri anlayıp kavrayalım; veya hiç olmazsa o âlemleri kavrayabilecek hâle gelelim ki orada bu nimetten ebediyen mahrum kalmayalım… Bunu yapamazsak çok yazık olacak!..

Öyleyse, konuyu özetlemeye çalışayım:

Biz, sanki bir ara boyutta yaşıyoruz! Enerjiden bulunduğumuz madde boyutuna kadar olan boyut katmanları ve bizim bulunduğumuz noktadan evrensel büyüklüklere kadar uzanan boyutsal katmanlar…

Her boyutun kendine has birimleri, o birimleri değerlendiren algılama sistemleri; ve bu algılama sistemlerinin değerlendirmesine göre var olan kendi madde boyutları…

Hücre boyutu, hücrenin kendine göre var olan madde boyutu…

Atomun kendi şuuruna göre var olan madde boyutu…

Bedenin ve beynin algılama sistemlerine göre var olan algılama boyutu… Galaktik birimin, algılama sistemine göre var olan madde boyutu…

Bunun ötesindeki algılayamadığımız sayısız katmanlar boyutu!..

Ama, özü itibarıyla, orijini itibarıyla hepsinde mevcut olan bilinç, Tek bir “NEFS”ten geliyor! Tasavvufta, hüviyetine “İnsan-ı Kâmil”; bilincine de “Akl-ı Evvel” denmiş…

İşte biz, bulunduğumuz yeri, yapımızı, makro veya mikro plandaki âlemleri ve bunlarla olan ilişki şeklimizi çok iyi anlamak zorundayız…

Ya bunu yapacak, ya da bunu yapamadan giden milyarlar gibi bu dünyadan geçip gideceğiz. Görenler, bunları göremeyenlere bakıp, “Biri daha gitti!..” diyecekler… Onlar bize bakıp belki de, “Vah!..” bile demeyecekler! Daldan bir yaprağın kopması size göre neyse; o gerçekleri idrak eden, o âlemleri yaşayanlara göre de bir birimin dünyadan gitmesi odur.

Öyleyse, şu dünyayı boşa geçirmeyelim!.. İlme sarılalım!.. Bilincimizi ilim ile, şartlanmalardan, değer yargılarından ve bu değer yargılarının getirdiği duygulardan arındırıp, blokajdan ve sınırlarından kurtulup, “sınırsız bilinçli” varlık olmaya çalışalım!..

Umarım ki, bu, bize kolaylaştırılmıştır…

Bu bölümde, dünya bilincine göre “üst madde” adını verdiğim makro varlıklara bakış açımızdan söz etmeye çalıştım.

Bu bölümde, “Melekût” âlemine bir başka anlatımla dikkatleri çekmek istedim…

Şimdi de “Ceberût” âlemine bir pencere açmaya çalışacağım ÖZ’ÜN SEYRİ ve TEK’İN TAKDİRİ bölümleriyle…

Evet, bundan sonra bilincin arınması, “nefs”in “saf”laşması hâlinde, “Zât”ın ilim sıfatıyla varlığı değerlendirme hâlinden bize ihsan olunan ilim nispetinde bir şeyler açıklamaya gayret edeceğim…

sema hakkinda

“MELEKLERİN TENEZZÜLÜ” NE DEMEK ?

Meleklerin tenezzülü iki yönlüdür:

Birincisi; varlığındaki, özündeki kuvvetlerin senin şuurunda ortaya çıkması, açılması, anlamındadır.

Hakk‘ın, kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzülüyle varlıkta tasarrufudur.

İşte birçoklarının kafasını karıştıran bir nokta burası…

Sanıyoruz ki ötende bir tanrı var; o gökten birilerine talimat yağdırıyor; sonra da birileri onun istediklerini yerine getiriyor…

Oysa…

Hakk’ın kişinin özünden gelen melekî yoldan zuhuru yani tenezzül yollu varlıkta zuhurunun en açık misali Nebiler, Rasûller ve “Ricali Gayb”dır!..

“Ricali Gayb” diye bir topluluk duymuşunuzdur…

Ricali GaybtanİNSAN ve SIRLARI adlı kitabımızda bir miktar bahsetmiştik…

İkinci tenezzül yolu ise…

Meleklerde öyle sınıflar vardır ki, meleklerin içindeki bu sınıfların bir kısmı, “insana secde” emrini almamıştır!..

Buna karşın, “Âdem’e secde edin!..” şeklindeki Allâh‘ın hükümlerine tâbi olan yeryüzü melekleri vardır; ki bunların hepsi de Âdem’e secde etmişlerdir.

Fakat, “Âdem’e secde edin” emrini almamış, Âdem’e secde etmesi mümkün olmayan melekler de vardır!.. Bunlara, “Alûn” denilir… Yani, “Makâm-ı illiyin” diye bildirilen, o yüce mâkama has meleklerdir, varlıklardır.

Bu melekler öylesine büyük, yüce ve azametli varlıklardır ki, basite indirgeyerek bir misalle anlatmak gerekirse…

Senin şu varlığında, yapında, beynindeki bir hücre neyse, bizim tüm Güneş sistemi de onun varlığında basit bir nokta hükmündedir. Bunu anlayabilmek için, senin galaksideki 400 milyar yıldızlık muazzam bir varlığı hafsalanın alması lazım!

Sohbetin yapıldığı 17 Nisan 1989 tarihinde, Milliyet Gazetesinde bir yazı çıktı… Bir batılı bilim adamı:

“Dünya’nın tümüyle, canlı bir organizma olduğunu ve bir canlı olarak; nasıl insan bedeni canlı olarak düzenli, sistemli bir yaşam içindeyse, Dünya’nın da canlı bir organizma olarak tümüyle sistemli, düzenli bir yaşam içinde olduğunu” söylüyor…

Her canlı organizmanın, kendine has, kendi boyutuna göre bir ruhu yani dalgasal ikizi vardır.

Yani, onun madde yapısına karşılık, bir de, bir mânâda “madde ötesi” diyebileceğimiz bir dalgasal yapısı, bedeni vardır. Bu da onun ruhudur!..

Nitekim geçmişteki keşif – fetih sahibi tasavvuf ehlinin eserlerini okursanız…

“Ben Dünya’nın ruhu ile buluştum, görüştüm. Bana şöyle bir sûrette göründü, şöyle şöyle muamele etti” diye anlatır. Tasavvuf kitaplarında böyle yazar…

Bu hususu biz daha evvel söyleseydik, “hadi canım hurafe!..” denirdi. Ama, bugün bir batılı bilim adamı, Dünya’nın tümüyle organik yapıya sahip bir canlı olduğunu ortaya koyuyor.

Her canlının, bir ruhu vardır… Her ruhun, şuuru vardır!..

Niye?..

Çünkü, bu kâinatı meydana getiren ana güç, cevher, enerji dediğimiz şeyin, bilinçli-şuurlu bir kudret olduğunu artık biliyoruz!..

Gene biliyoruz ki, evrenin her boyutunda, her kesitinde bir düzen, sistem var!.. Bu da aynı TEK özden oluşmanın getirdiği bir şuurun, bir bilincin eseri!..

Her şey, TEK bilincin yani ALLÂH ilminin eseri olduğuna göre; O’ndan meydana gelmiş her yapının da, kendi yapısına, boyutuna, kapasitesine göre bir bilinci var, demektir.

Dolayısıyla, her organik veya inorganik yapının kendine göre bir ruhu ve o ruhun da kendine göre bir şuuru vardır!..

Öyleyse, burada dikkat edeceğimiz nokta…

Varlığın, mevcudatın her boyutunda ve katmanında, bilinçli varlıklar mevcuttur!.. İnsanın dışında, cinlerin ve meleklerin sınıfları olarak!

Esasında, cinler de, insanlar gibi çok basit, sınırlı bir yapıdır birimsel özellikleri itibarıyla!..

Yani, nasıl insan bu Dünya’da yaşıyor ve cinler de bizim Güneş sistemi içinde var olan varlıklarsa…

Güneş sisteminin dışındaki sayısız yıldızlarda; Güneş sisteminin içinde bulunduğu galakside, Samanyolu’ndaki sayısız yıldızlarda aklın almayacağı kadar sayısız varlıklar var.

Bunları görmek denen olay ise, bizim hayalimizde olur!..

Yani insanlar tasavvurlarına göre, hayallerinde onları şekillenmiş olarak görürler!..

Kim, “ben cini gördüm, meleği gördüm” derse, bu gördüğü varlığın orijinali değil, “kendi hayalinde oluşan görüntüsü”dür!..

Zaten, gerçeği itibarıyla, biz bir insan olarak, hiçbir zaman karşımızdaki kişiyi değil, o kişinin beynimizdeki hayalini görürüz!..

Sen, karşımda oturuyorsun, senden çıkan ışık dalgaları geliyor, benim göz bebeğime vuruyor, göz bebeğimden sarı noktaya aksediyor. Sarı noktadan beynime biyoelektrik bir mesaj geliyor, görme siniri ile… Beyin, gelen bu biyoelektrik mesajı kendi hücreleri arasında değerlendirerek bir hayal oluşturuyor. İşte senin, “Görüyorum!..” dediğin şey, o beyninin içinde oluşan hayaldir.

Nasıl ki rüya görüyorsun… Rüya gördüğün anda gözün kapalı, dışarıdan gelen hiçbir şey yok!.. Ama, beynindeki bilgiler, senin hayal mekanizman sonucunda bir hayal görüntü şekline dönüşüyor.

Aynı şekilde göz açıkken gördüğün her şey de, aslında beyninde oluşan hayaller şeklindedir. Eğer gelen sinyalleri değerlendiren veri tabanın gelişmemiş ya da yetersizse; arızalıysa, gördüğün hayal de ona göre arızalıdır, gerçeğe uygun değildir!.. Bu da senin beyninde hayal gördüğünün ispatıdır.

Birisi bakıyor, o şeyi orijinal olarak görüyor. Öteki bakıyor, görme bozukluğu var, görme bozukluğu nedeni ile o şeyi deforme olmuş bir şekilde görüyor!.. Niye öyle görüyor?.. Çünkü, görme cihazı arızalı!.. Arızalı araçtan beyne yanlış bilgi gidiyor. Yanlış bilgi gelince de beyin yanlış bilgiye göre bir değerlendirme yapıyor, yanlış bir hayal oluşturuyor.

“Meleği veya cini görüyorum” diyenlerin, görme olayı da şu…

O varlığı, karşısında olarak gözüyle görmüyor!..

Beynin sadece beş duyuyla çalıştığını öğrenmişiz ve her şeyi bundan ibaret sanıyoruz… Yani, görme, işitme, koklama, tat alma, dokunma… Sonra bir de 6. duyu diye bir şey kabul etmişiz; ama onun da ne olduğundan habersiziz.

Oysa beynin, bunun dışında sayısız algılama sistemleri var!.. Tıp, henüz bunu çözemedi… Çünkü tıp, beynin dalgasal faaliyetleri alanına giremedi!..

2000′li yıllara girerken, insanlığın önündeki en büyük bilinmez, insan beynidir!..

Eğer batı dünyası, trilyonlarca doları, uzaya gitme yerine, beyini çözme yolunda kullanabilseydi, bugün insanlık hayal edemeyeceğiniz güçlere ve özelliklere kavuşmuştu. Fakat ne yazık ki, beyin araştırmalarına, beyinin dalgasal faaliyetlerine yeterli önem ve harcama yapılmadığı için; dışa dönük olarak, bu para değerlendirildiği için, insan beynindeki o fevkalâde muazzam güçler henüz keşfedilemedi…

Zira bunun keşfolması için önce beynin dalgasal faaliyetlerinin ve bu dalga boylarını çözecek bir cihazın icat edilmesi zorunlu!..

Sonra da dalga boylarının anlamını çözebilecek bir cihaz gerekli!..

Ki, bu dalga boylarının deşifresine dayanılarak beyindeki sırlar, beynin ürettiği dalgalar ve de ruh dediğimiz ışınsal beden gerçeği çözülebilsin…

Bu arada, bu konuda önemli bir olay söz konusu!..

Bir açıklamasında Rasûlullâh (aleyhisselâm) diyor ki:

“Ahir zamanda cinler, yeryüzünde açık seçik bütün insanlara görünecek!..”

Bu, ya insanların beyninin, cinlerin dalga boyuna açık olması sebebi ile gerçekleşecek… Veya belli bir araç geliştirilecek ve bu araç vasıtasıyla… Mesela, TV gibi bir araç oluşacak, bu araç vasıtasıyla cinlerin varlıkları bütün insanlar tarafından görülebilecek…

sema nedir

BOYUTLAR HAKKINDA

Geçmişte kullanılan klasik anlatıma göre, Dünya’nın yaşadığımız zemini üzerinden, Ay yörüngesine kadar olan sahada yedi kat yer vardır…

Ve bu anlayışa göre biz, şu anda yedi kat yerin dibinde yaşamaktayız…

Bizim üstümüzde altıncı kat yer, üstünde beşinci yer ve Ay’a kadar birinci yer vardır…

Esasen bu anlatım, bizim atmosfer tabakalarını tanımlamaktadır…

Atmosfer dışında birinci semâda yani gökte Ay vardır, ikinci katta Merkür, üçüncü katta Venüs, dördüncü katta Güneş, beşinci katta Mars, altıncı katta Jüpiter ve yedinci katta da Satürn ve diğerleri mevcuttur…

Bundan sonra “Yıldızlar Feleği” denen “Galaksiler” vardır…

“KÜRSΔ ismi ile tanımlanan “Samanyolu Galaksisi”dir…

Mekân kavramı, Güneş sistemi dışında, galaksiye uzanır…

“Din”deki bunun dışında kalan tüm tanımlamalar varlıklar ise tamamıyla BOYUTSALDIR!..

Esasen bizim kullanmakta olduğumuz “KOZMİK” kelimesi dahi günümüzdeki kullanım şekliyle, “BOYUTSALLIĞI” ifade içindir… Yoksa kastımız, bu kelimenin orijinalinden gelen “Evrene ait” anlamında olarak “mekân” ifade eder bir anlam değildir…

“Kozmik ışınlar” dediğimizde de işaret etmek istediğimiz mânâ, “uzaydan gelen ışınlar” olmayıp, “uzayın boyutsal katmanlarına ait varlıkların yaydıkları dalgalar” yani “alt boyut katmanlarına ait ışınlar” anlamındadır…

Keza “KOZMİK VARLIKLAR” dediğimizde de anlatmak istediğimiz “varlıklar”, bugün “UZAYLILAR” dedikleri ve öyle sandıkları “CİNLER” değil; bizim boyutumuzun dışındaki boyutların katmanlarında yaşayan ve Din’de “MELEK” diye isimlenmiş bulunan sayısını Allâh’ın bildiği varlıklardır.

“BOYUTSAL” ne demektir?..

Dilimiz döndüğünce izaha çalışalım…

Biz içinde yaşadığımız madde boyutunu, âlemini yani sonsuzluk skalasında yer alan sayısız katmandan sadece birini, “beş duyu” diye bilinen “kesitsel algılama araçlarıyla” fark etmekteyiz.

Bizim Dünya’mız ve Güneş sistemimiz dışındaki sistemlerde yaşayan canlılar yanında, bizim bildiğimiz türler okyanustan bir damla gibidir!..

Gerçekte, bizim Güneş sistemimiz dışındakilerle birlikte algılama alanımız içinde kalan tüm varlıklar, bizim bir alt veya bir ÜST BOYUTumuzda yaşayanlar arasında tek kelime ile bir “hiç” durumundadır…

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm);

“Birinci semâ ve içindekilerin tümü, ikinci semâ içinde çöldeki bir yüzük oranındadır; ikinci semâ ve içindekilerin tümü, üçüncü semâ içinde gene çöldeki bir yüzük gibidir ve yediye kadar bu böyledir…”

Şeklinde özetleyebileceğimiz hadisiyle, sayısız katmanlardan oluşan evren içindeki, bizim boyutumuza işaret etmek istemiştir…

Çünkü kendisi, Cebrâil’in “SIKMASI” sonucu, “başka boyutları ve bu boyutların canlılarını algılayabilir” duruma gelmişti!

Gerek bizim, ve gerekse bizden evvel yaşamış birçok “hakikat ve marifet” müşahedesi olan zevâtın müttefik olduğu, cennetlerin galaksi içindeki yıldızlarda yeraldığı hususu, bu “boyutsallık” kavramı anlaşılmadan asla idrak edilemez…

Müşahede edilen cennetler ve canlıları bu yıldızların görülmekte olan madde yapılarında değil, boyutsal derinliklerinde mevcuttur…

Cehennemin “GÜNEŞ” olması dahi, algılanan fizik madde boyutu itibarıyla değil; şu anda yaşamakta olan geçmiş ruhların, cinlerin yaşamakta olduğu alt boyut itibarıyladır!..

Hadislerle sâbit olan, cehennemlik kabir ehlinin cehennemi ve zebânîlerini görme olayı, dahi GÜNEŞ’in, ruh boyutundan algılanması sebebiyledir!

Allâh’ın takdiri ve lütfu ile vâkıf olduğumuz ve müşahede ettiğimiz bu gerçekleri elbette ki bizden evvel de müşahede eden sayısız zevât mevcuttu…

Ne var ki, onların yaşadıkları devirlerde bu “BOYUTSALLIK” gerçeği bilinemediği için, tespit ettikleri, hatta iletişim kurdukları “ayrı boyut varlıklarını” bu biçimiyle anlatamıyorlar ve “mekânsallık” kavramı içinde, “sanki uzayın bir yerindekilerden söz ediyorlarmış” gibi dile getiriyorlardı.

Gelişmek isteyen insan için en alt düşünce seviyesi şu olmalıdır:

“İDRAK EDEMİYORSAN, hiç değilse İNKÂR ETME!..”

Şu anda biz nasıl aramızda dolaşan CİNLERİ, ya da şehîdlerin, evliyanın ruhlarını göremiyorsak; oysa onlar bizim şu dünyamızı paylaşıyorlarsa; ve bu tespiti yapamayışımızın sebebi, onların aramızda, fakat ayrı bir boyutta oluşu ise!..

Şu anda diğer yıldızlarda mevcut olan cennetleri ve oraların kendine has canlılarını da, o yıldızların farklı boyutlarında yaşamaları sebebiyle algılayamamakta; bilgisizlik ve peşin hükümlülük yüzünden var olan gerçekleri inkâr etmekteyiz. Keza Cehennem olan GÜNEŞ de böyledir!

Şayet, evrende “boyutsal katman” olan “ÂLEMLER” kavramını biraz açıklayabildiysek, şimdi bu “boyutsallık” içinde bir “katman” olan “LEVHİ MAHFUZ” ile “MELEK”lerden biraz daha söz edelim…

“ENERJİ” kelimesiyle işaret edilen mânâyı da kapsayan salt soyut “BİLİNÇ” katmanından, bildiğimiz madde boyutuna; ve daha “ÜST MADDE” boyutlarına kadar, her boyut, kendine has özel bir yapıya; ve o yapıdan oluşan “bilinç birimlerine” sahiptir…

Her boyutsal katmanı kuşatan, kapsayan ve kendinden meydana getiren salt soyut bilinç boyutundan, mikrokozmoza kadar var olan tüm “âlemler-katmanlar” birer “bilinçli yaşam kesitleri”dir ki; bunların her biri, kendi kesit varlıkları ile, kendilerini kapsayan bir üst boyut varlıkları tarafından algılanırlar!..

“LEVHİ MAHFUZ”, “kesret”i yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esmâ terkiplerinin “KAZA ve KADER” boyutudur!.. Bilgi ve bilinç boyutudur!.. ALLÂH İLMİNDEKİ “HÜKÜM ve TAKDİRİN” fiiller âlemindeki görüntüsüdür…

Çokluk kavramı içinde olan tüm varlıklar bu boyutun tafsiliyle meydana gelmiştir…

Burada yazılmış olan hiçbir şey asla ve kesinlikle değişmez!..

“İLLİYN”e mensup melekler ile, bunların altındaki tüm meleklerin varoluş hükümleri ve varoluş hikmetleri; ve bize kadar olan ve daha alt boyutlardaki tüm canlıların varoluş kökenleri buraya dayanır…

Burada bizler, bilgi olarak tüm varoluş gerekçemiz ve programımızla mevcuduz… Tasarım olarak mevcuduz!..

Ve burada her şey, ezelden ebede kadar mevcut olan her şey, bilgi olarak mevcuttur!

“CEBRÂİL”e gelince…

Bilelim ki…

“ALLÂH”, yukarıda bir yerde oturup gökten emirler yağdıran bir tanrı değildir!

Yeryüzünde ve gökyüzünde ve tüm boyutsal katmanlarda meydana gelen her şey bir vesile ile meydana gelir…

Şayet biz, o vesileyi algılarsak, “şu yüzden, bunun eliyle” deriz; bilemezsek, kısaca ana ve asıl müsebbibe işaret eder, “Allâh yaptı, Allâh verdi” deriz…

Gerçeği itibarıyla, “tenzihiyet” yönünden;

“ALLÂH ÂLEMLERDEN GANÎDİR.”

Âyetinin işaret ettiği mânâ itibarıyla, “Allâh, yapmaktan etmekten” münezzehtir!.. Bu ifadeler hep “teşbih” yönlüdür!

Diğer yandan, hangi isimle anılırsa anılsın, bütün isimlerin müsemması ise, O’nun Esmâ terkibi olarak meydana geldiği için, bütün varlıklardan meydana gelen her fiil, bir “HİKMET” görüşüyle gene O’na bağlanır; çünkü O’ndan başka herhangi bir vücud sahibi yoktur!..

İşte bu sebepledir ki, Cebrâil (aleyhisselâm) ismiyle bildiğimiz “meleğin” Zâtı, Hakk’ın varlığı; mânâsı, Esmâ terkibi; yapısı ise “nûr” yani “enerji”dir!..

“NÛR” yapılı “bilinç birim” olması sebebiyle, iletişim kurduğu kişiye, eriştirmek istediği anlamı taşıyan ışınsal impuls göndererek, onda dilediği görüntüyü oluşturur!

Cebrâil‘in “görüntüsü” olarak anlatılan, biri hariç hemen tüm “görüntü”ler, Onun “algılanmasını istediği görüntüler”dir… Çünkü orijini itibarıyla, bize göre, görüntü kavramından soyut-mücerred varlık sınıfındandır.

Bunun gibi, kişilerin ve tüm sistem varlıklarının rızıklarının ulaşmasında görevli olan Mikail isimli melek ile; “ölüm-dönüşüm” görevlisi olan Azrâil isimli melek; kişilerin amellerinden oluşan meleklerin düzeniyle ilgili görev yapan İsmail isimli melek dahi tamamıyla “nûr”dan oluşmuş “kudret + bilinç” varlıklar boyutundandır!.. Hepsi de görevlerini “LEVHİ MAHFUZU” okuyarak yerlerine getirirler…

İnsanların arasından seçilmiş elçilerin, nübüvvet ile görevlendirilmesi, ve insanlara yön verilmesi hususunda ALLÂH tarafından vazifelendirilmiş bulunan Cebrâil (aleyhisselâm) dediğimiz melek, Kur’ân-ı Kerîm‘i “LEVHİ MAHFUZ”dan bir defada “OKU”muş, daha sonra da peyderpey Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’a tebliğ etmeye başlamıştır.

Tebliğ neyle ve nasıl başlamıştır… Niçin?

Tebliğin ALAK Sûresi’nin ilk âyetleriyle başladığını ve bunun anlayabildiğimiz kadarıyla ne mânâya geldiğini izah etmiştik… “SIKMA” işleminin anlamının dahi yine kavrayabildiğimiz kadarıyla açıklamasını yapmaya çalışmıştık..

Burada akla şu sual gelebilir…

Niçin böyle bir muameleye gerek vardı?..

Niçin Cibrîl, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ı “SIKTI”..?

felsefe sozler

Kelime anahtarları, eğer beyinde düşünce kilitlerini açabilirse, insan tefekkür âleminin sonsuzluğuna kanat çırpar.

Esasen, sonsuzluk için varolan insan, ya şuur boyutunda kendisini tanıyıp “Sonsuz”a ayna olma huzur ve saadetini yaşayacak; ya da ilim ve idrak yetersizliği sebebiyle kemâlini şartlanmalara bırakmış bir halde, “ben bir maddeyim” vehmi ile hücre batağında mahvolacaktır!

Özellikle 1968 – 70 yıllarında kâğıda geçirdiğimiz bu sözler, şayet üzerinde ağırlıklı olarak durulur ve önyargısız bir şekilde değerlendirilirse, yepyeni ufuklara ve hedef tespitlerine vesile olabilecektir.

Okuyacağınız cümlelerin çok büyük bir kısmında, ikiden fazla mânâ mevcuttur. Hatta tasavvufla ilgilenenler, pek çok mertebeden değişik anlamları bu satırlarda bulabilirler.

Dostlarıma tavsiyem odur ki, bu satırları okurlarken elden geldiğince kendilerini, kelimelerin mânâ denizine salıvereler.

Ne anlam çıkartırlarsa çıkartsınlar, bununla yetinmeyip, daha değişik mânâların da olabileceğini düşüneler.

Zâhirden – bâtına, bâtından – ahadiyet hakikatlerine kadar her boyuta işaretlerin satırlar arasına gizlenmiş olduğunu bileler.

Ve nihayet kendilerine ulaşan kelimelerin “DOST’un SESLENİŞİ” olduğunu hissetmeye gayret edeler.

Biline ki Dostum…

Halktan alıp halka satanlardan değil; HAKK’ın bağışını ulaştıranlardanız, Elhamdulillâh!..

DOST'TAN DOSTA
İndirmek için tıklayınız
DOST'TAN DOSTA - E-BOOK   DOST'TAN DOSTA - PDF

felsefe sozleri

ANLAMAK

Antalya, 22 Kasım 1996

İslâmiyeti, câmilerde anlatıldığı gibi zannediyoruz. Bütün mesele işin ne olduğunu bilememek!

Bütün sorunumuz, olayın gerçeğinin ne olduğunu bilememek, geçmişteki sembolik anlatımları bire bir gerçek sanmak, bizi tamamen yanlış sonuçlara yönlendiriyor!

Bırak bu saçmalığı! Bu devirde dinle mi uğraşılır? Dünyanı yaşa, gününü gün et gibilerden telkin ve sözler duyuyoruz.

Çünkü, dinden anladığımız, sadece câmilerde anlatılan hikâyeler… Ama, işin hakikatini anladıktan sonra da artık kimseyi tutmak, engellemek, bırak demek mümkün değil!

Onun için benim size tavsiyem prensip olarak şudur:

Bütün bilgileri elinizden geldiği kadar çevrenizdekilere duyurun! Bildiklerinizi mutlaka paylaşın!

Göreviniz sadece bu olsun! Ondan sonra kişi ne yaparsa, sizin sorununuz değil artık. İster namaz kılsın, ister kılmasın; ister oruç tutsun, ister tutmasın… Bunlar sizin sorununuz değil!

Ama insanlar, dinin gerçek mânâda niçin bildirildiğini bilmedikleri için, ömürlerini boşa harcıyorlar. Boşa geçen ömrü telâfi etme şansları da yok! Giden gitmiştir… Geri dönüş yoktur!..

Çokları şöyle diyor: Biz ne yaparsak yapalım, nasıl olsa yukarıdaki bizi affeder!

Yukarıda biri yok! Bunun farkında değiliz. İşin en kötüsü o!

Yukarıda bağışlayacak, cehenneminden çıkarıp, cennetine koyacak biri var zannediyoruz.

“ALLÂH” isminin işaret ettiği gerçek mânânın ne olduğunun farkında değiliz. “Affeder canım diyorlar.

Kim affediyor? Kimi affediyor? Neyi affediyor? Niye affediyor?

Bu sebeple, benim üzerinde en çok durduğum konu bu!

“Allâh” isminin işaret etmek istediği anlamı, bu insanlar öğrenmelidir!

İnsanların felaketi, bunu anlamamalarından geliyor!

“ALLÂH” adıyla işaret edilen, bu evreni bir noktadan yaratan ve nice noktaların yaratıcısı; asla anladığınız gibi gökte oturan bir tanrı değil ki yukarıdan seni seyredip, seni imtihan edip, seni yargılasın!!!

Öncelikle bu gerçek, fark edilmelidir…

Sen “Allâh” için hiçbir şey yapmıyorsun!

Yani sen, ALLÂH için şunu şunu yapıyorum, diye düşündüğün anda, kendi hayalinde yarattığın ve tapındığın tanrından bahsediyorsun demektir.

Hz. Ömer de, öyle anlatıyor zaten… Diyor ki:

“Biz kurabiyelerden tanrılar yapardık. Önce karşısına geçip tapınırdık. Sonra da o kurabiyeleri bir güzel yerdik.”

Şimdi, Hz. Ömer‘in kurabiyeden tanrısı gibi biz de kendi kafamızda, yukarıya bir yerlere tanrıyı oturtuyoruz. Sonra da; nasıl olsa O(!) bizi bir yerlere sokar, merhamet eder, deyip, her şeye boş veriyoruz!!!

Düşünmüyoruz ki; şu yemeği yemediğimiz zaman karnımız doymuyor! Yukarıdaki bizi doyurmuyor! Hastalandığın zaman ilaç almazsan, tedavini yaptırmazsan, yukarıdaki seni iyi etmiyor!

Bu kesin gerçekler gözümüzün önünde olduğu hâlde, hâlâ yukarıda biri var, o bizi bağışlar zannediyoruz. Bu kadarla kalmayıp, onun için namaz kılacağımızı, onun için oruç tutacağımızı zannediyoruz.

İslâm Dini kapsamında olan ve de yapmamız tavsiye olunan şeylerin hiçbirisi yukarıdaki birisi için, bir tanrı için değil; bizzat kendimiz içindir.

Nasıl sana tavsiye ile, “bu vitaminleri al, bunların faydasını görürsün” diye söylersem; sen bu vitamini benim rızam için, beni hoş ve memnun etmek için mi alacaksın?

Hayır! Kendin için alacaksın! Ben sana sadece yararı olacak şeyleri söyleyip, tavsiye ediyorum.

İşte Hz. Muhammed (s.a.v.)’in insanlara ilettiği teklifler de, insanların kendi yararları için olan çalışmalar… Ya bunları değerlendirirsin, yararını, faydasını görürsün; ya da ihmâl eder, sonucuna da sen katlanırsın, ondan sonra hayatın cehenneme döner.

O zaman da; niye ben cehenneme gittim, cehennemde kaldım” dersin. İşte o zaman âyet tecelli eder…

ALLÂH sizi cehenneme atmadı, siz kendi kendinizi cehenneme attınız…

Niye böyle?

Çünkü, bilgisizlik yüzünden yapmanız gerekenleri yapmadınız. Sonucunda hayatınız cehenneme döndü. Meselenin esası bundan ibaret!

Gençler, bunu çok daha iyi anlıyorlar. Yaşlılarda bir şartlanma var, yılların oturttuğu ve betonlaştırdığı bir şartlanma…

Kavramlarda da ayrı düşünüyoruz. Dolayısıyla, gençler bu konuları daha kolay anlıyorlar.

Arapça olan, “nâfi” kelimesinin anlamı, “yararlı, faydalı” demektir. Ayrıca Esmâ ül Hüsnâ’daki isimlerindendir.

“Nâfilelerle”demek,“birtakım faydalı, yararlı çalışmalarla kişi ancak ALLÂH’a yakîn elde edebilir” demektir.

Yani taban, en alt sınır olan çalışmalar, zaten kişinin kendini toparlayıp, kurtarabilmesi için zorunlu olan şeyler… Ama kişi, ALLÂH‘a yakîn elde etmek istiyorsa, bunu dışında daha birtakım yararlı, faydalı çalışmalar yapmak yani “nâfileler” yapmak durumundadır.

Farzları yerine getirmekle değil, fazladan yapılan nâfilelerle kişi yakîn elde edebilir.

“Tefekkür”, ALLÂH’a yakînin ilk basmağıdır.

Tefekkürü olmayanın yakîni oluşmaz!

Allâh’a yakîn elde etmek isteyen kişinin adım atacağı ilk basamak tefekkürdür.

Yani, nâfile yapılan ibadetler, tefekkür basamağına basıldıktan sonra kişide tesirini göstermeye başlar. Tefekkür yoksa, zaten bir yere varılması mümkün değildir. Çünkü insanı hayvandan ayıran özellik, tefekkür özelliğidir.

Tanrı kavramı çok önemli! Üzerinde çok duruyorum. Ama burayı çok iyi oturtmamız lazım. Zira bu konu anlaşılamazsa, hiçbir yere varmamız mümkün değildir.

Bizde, doğuştan gelen veya çevreden yerleşen bir inanç var. O da, “tanrı” inancı! Biz buna, ALLÂH ismini taktığımız için de ALLÂH‘a inanıyoruz diyoruz.

Hemen hemen hepimizde, Türkiye’de yetişmiş olan herkeste; Biz ALLÂH‘a inanıyoruz diye bir inanç var. Fakat, “ALLÂH” kelimesini hep “tanrı” kavramı anlamında kullanıyoruz.

Ben tecrübelerle şunu gördüm…

Genelde yapımızda, yaratılışımızda olan tanrı inancı dolayısıyla biz, bu tanrı inancını kafamızdan tam olarak atamıyoruz.

Ne yapıyoruz?

“Allâh” ismi ile ilgili olarak bu ilimle öğrendiğimiz bilgileri kafamızdaki “tanrı” kavramına şırınga ediyoruz. “Tanrı” kavramını, “Allâh” kavramı ile aşılıyoruz. Ve, kafamızdaki “tanrı” kavramını Allâh’laştırıyoruz.

Dediğimi iyi anlayın!

Kafamızda veritabanımıza göre oluşturduğumuz “tanrı” kavramını “Allâh”laştırıyoruz. Böylece kendi yarattığımız “tanrı” imajını “Allâh” adıyla etiketliyoruz.

Hakkıyla ALLÂH’ı anlamış olmuyoruz.

“Allâh” adıyla işaret edilenin ne olduğunu anlayamadığımız için de, sistemde bir yığın aksaklıklar görüyor ve sualler soruyoruz.

Sistemde mevcut bağlantıları kuramamamızın, bu yüzden kafamızda beliren suallerin sebebi hep, “Allâh” adıylla işaret edileni anlayamamamızdandır.

İşin problemli noktası burası!

Varlıkta, çeşitli nesnelerin tasarrufunu görüyoruz.İnsanların, hayvanların diğer varlıkların, objelerin, o nesneler suretiyle dilediğini yapmakta olanın adıdır, ALLÂH!

Bu cümleyi kafanıza iyi not ediniz. Çünkü burası çok önemli!

Varlıkta algıladığın, gördüğün, bildiğin birimler ve nesneler suretiyle, dilediğini yapmakta olanın adıdır “ALLÂH”!

Sen bir varlık, bir nesne, bir obje düşünüp, bir de onda tasarruf eden ikinci bir varlık düşündüğün anda, tanrı kavramındasın, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in anlattığı ALLÂH kavramından koptun ve uzaklaştın demektir.

“Allâh” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu anlamak için birimi ve sistemi çok iyi gözlemek lazım.

Birimi ve sistemi gözlemleyip ne kadar anlayabilirsen, o kadarıyla da Allâh’ı anlayabilirsin. Başka türlü anlama şansın yok!

Senin bütün duyuların, her şeyi, hep beş duyuya bağlı olarak algıladıklarına bağlı olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla, bunun dışında senin gözlemleme şansın yok!

Ya hayalinde bir şey yaratacaksın, ona “tanrı”lık vasfını vereceksin. Ya da gözlemlediğindir ama, gözlemlediğin kadarı ile Allâh’ı kayıt altına almayacaksın!

Yani, bunu yapıyor, öyleyse budur, demeyeceksin!

Ressam resim yapıyor. Her bir resim ressamın bir özelliğini yansıtır ama resim, ressam değildir. Resmi, ressamdaki vasıftan ayrı düşünemezsin. Çünkü onu ressam meydana getiriyor. Ama, ressamı da resimle kayıt altına alamazsın!

Sen beni tek bir kitabım ile kayıt altına alıp, “İşte Ahmed Hulûsi, bu kitaptaki bilgilerden ibarettir” diyemezsin. Çünkü, ben o kitabı yazdığım gibi 10-15 kitap daha yazarım. Onların dışında kafamda, daha yazmadığım birçok bilgi var. O zaman beni bir tek eserimle kayıt altına alamazsın.

Sen, “Allâh”ı bir tek “Kur’ân” ile de kayıt altına alamazsın!

Kur’ân, “insanlara” gelmiştir. Kur’ân, “insanların gereklerine göregelmiştir. Dolayısıyla, Allâh’ı Kurân’la kayıt altına alamazsın!

O’nun sonsuz kelâmından bir kelâm, bir kelimedir, Kur’an!

Ve yaşadığımız âlem, O’nun sayısız sonsuz âlemlerinden bir âlemdir.

Daha biz, bu içinde yaşadığımız âlemi tam anlayıp, değerlendiremezken; bu âlem gibi sayısız âlemleri, varlıkları meydana getiren “Allâh” ismiyle işaret edileni ne kadar tanıyıp, anlayıp, yorumlayıp değerlendirebiliriz?

Şu işaret ettiğim parmakta, elde, her an tasarruf eden beyindir. El ve parmaklar hiçbir zaman kendi başlarına tasarruf edemez! Hiçbir el, beyinsiz hareket edemez! Nerede bir el veya parmak hareket ediyorsa, onda tasarruf eden bir beyin var demektir.

Bu varlıkta olan hiçbir birim, nesne, obje; Allâh’ın dilemesi, irade etmesi, kudreti dışında kendi başına tasarruf gücüne sahip değildir. İmkânı da yoktur.

Ama, beyni de hiçbir zaman bu elle kayıt altına alamazsın! Eldeki hareketleri görüp de, işte beyin sadece bu parmakları oynatır diyerek beyne sınır koyamazsın!

Bu dengeyi çok iyi anlamak lazım! “Allâh” ismiyle işaret edileni anlamanın yolu buradan geçer. İşte bu şekilde eğer, Allâh‘ı kapsamlı olarak bu anlattıklarım istikametinde anlayabilirsek, işte o zaman kafamızda hayal ettiğimiz tanrı kavramından uzaklaşır, gerçekleri fark etmeye başlarız.

Şayet bunu yapamazsak, sonucuna da paşa paşa katlanacağız…

* * *

Kurân‘daki gerek “cennet”, gerekse “cehennem” anlatımı, bizim anlayışımıza göre, bize bir şeyler vermesi için yapılmış olan tarif ve tanımlamalardır.

Bundan yüz sene önce yaşamış insana ben çıkıp da; “Senin vücudun moleküller ve atomlardan ibarettir” desem, adam bana bakar, “Herhâlde kafayı üşütmüş bu, deli!” der. Çünkü, çoğunluk onun gibi düşünüyor.

Dolayısıyla biz toplum olarak böyle düşünüyorsak; Bu adam deli, bizim düşünmediğimiz şeyleri söylüyordeyip, yalancılık ve delilik ile itham ederiz.

İşte, Kurân‘daki “cennet” ve “cehennem” tarifleri, tavsifleri de bize belli anlayışları göstermek, bildirmek üzere gelmiştir.

Yani, yanlış dediğimiz belli davranışları yaparsan sonunda seni sıkacak, azap verecek birtakım olaylar var. Eğer belli birtakım yapman gereken şeyleri de tavsiyelere uyup yaparsan, bunun neticesinin de senin için yararlı olacak birtakım sonuçları var, anlamına olarak! Yoksa, bunları somut nesneler olarak alıp, değerlendirmek çok güç!

Senin kafanda düşünebildiğin, ulaşabildiğin en son nokta da, “Ben bu beden değilim, ben bir ruh yapıyım” düşüncesidir… Kendini bir ruh yapı olarak kabul ediyorsun.

Nitekim, rüyanda da kendini nasıl görüyorsun?

Bu madde bedenin ağırlığına sahip olmayan, zaman zaman en olmayacak işleri yapabilen lâtif bir beden olarak hissediyorsun kendini. Hatta bazen, kendini dahi görmüyorsun.

Dikkat ederseniz, rüyada yaş kavramı da yoktur, hissedilmez!

İşte senin kafanda düşünebildiğin en ileri safha; “Ben bir ruhum” saplantısı oluyor. Hâlbuki, sen bir ruh da değilsin!

Şu anda, “Ben bir beden değilim” bilincine eriştiysen, aynı şekilde sen, bir ruh da değilsin!

Sen, Evrensel Özden meydana gelmiş, bir “evrensel obje”sin.

Düşünürsen, hücreden, moleküle; molekülden, atoma; atomdan, atomun altına inerek, evreni meydana getiren dalgalardan ibaret olan yapıya gelirsin.

Senin “ben” dediğin gerçek varlığın, “dalga-bilinç” varlıktır, “kuantsal” varlıktır. Dolayısıyladır ki, senin bilincin, bir dalga boyudur.

Bir dalga boyu olan bilinç, her dem kendinde tahayyül ettiğini var görür ve o hayalin içinde yaşar. Onun için de “cennet” adıyla işaret edilen ortamda ne düşünür, hayal edersen anında o düşündüğün şey meydana gelir.

Örneğin; “Benim beş tane bedenim olsun” dersin. Anında cennette beş tane bedenle yaşarsın. “Her biri ile ayrı ayrı şeyler yapayım” dersen, her biri ile ayrı ayrı şeyler yaparsın.

Ben sana, senin bir bilinç varlık, bir dalga boyu varlık olduğunu nasıl anlatabilirim?

Ha, bundan yüz sene önce yaşamış birine ben onun bir moleküler, atomik beden olduğunu anlatmaya kalkmışım!.. Ha, bugün yaşayan sana, senin bir dalga boyu varlık olduğunu, dalga boyundan ibaret bir bilinçten oluştuğunu, maddi veya manevî, ruhanî bir beden olmadığını anlatmaya çalışmışım?..

Dışarıdaki adam da benim bu konuşmamı dinlese, “Bu adam üşütmüş, saçmalıyor…” der, geçer. O da haklı. Çünkü, içinde yaşadığı sistemin inceliklerinden haberi yok; tefekkürü yok!

İnsanlar bu anlattığım boyutları anlayamadığı için eski devirdekiler; “Olay maddi değil, manevîdir” diyerek insanlardaki azap duyma mekanizmasını kaldırıyorlar.

Yani, “Olaylar ruhanîdir, ruhta da azap duyma diye bir olay yoktur; öyleyse cehennemde azap duyma yoktur…” noktasına işi getirmek için bunu söylüyorlar.

İmam Gazâli de, bu yanlış düşünceyi kesmek için; “Cismanî beden var” diyor.

Bugün nasıl “biyolojik beden” varsa, öldükten sonra da “ruhanî bir beden” var. Ama, bugün sen nasıl, “Biyolojik bedenim var ama, ben bu beden değilim” diyorsan, ruhanî beden de bir süre sonra terk edilecek bir beden!

İmâm Gazâli; Esmâ ül Hüsnâ şerhinde “El Bâis” isminin mânâsını açıklarken, “defalarca beden değiştirmek”ten bahseder.

Yani, biyolojik beden gidecek, ruhanî beden gelecek… Ruhanî beden gidecek, nûrânî beden gelecek… Veya, onun dışında başka tür bir beden gelecek.

Artık, geriye dönüş yok! Ama, ileriye doğru değişik bâ’slar geçirileceğinden bahsediliyor.

* * *

“Yokluk Denizi” denen şey, senin bireysel varlığının var olmadığını anlamandır.

Mutlak mânâda bir yokluk denizi yoktur.

Yokluk”tan murat, tüm varlığın kendine özgü bir varlığı-vücudu olmayışıdır!

Elin, kendini beyinden ayrı olarak, ayrı bir varlık hissedip, Ben dilediğimi yapıyorum diye zannetmesi nasıl ortadan kalkar?

Elin yokluk denizine girmesi ile!..

El, yokluk denizine girerse; eldeki kan, kemik, sinir, damar hepsi beyne bağlı olduğundan; bağımsız bir varlığı olmadığını fark eder. Anlar ki bedenden ayrı bir varlığı yok ve tümüyle beyine tâbi!

İşte “yokluk denizi” denen şey, bu mânâdadır.

Sana desem ki, Biyolojik bedenini atomik bedeninden ayır! Yapabilir misin bunu? Hayır! Hiçbir zaman ayıramazsın!

Çünkü, biyolojik bedenin, atomik bedenin sonucu olarak mevcut!

Öyle ise, Zât ile “gayrı” adını verdiğini birbirinden ayıramazsın! Bu mümkün değil!

El ile beyni birbirinden ayırmak ne ise; “Allâh” ismiyle işaret edilen ile Muhammed’i de birbirinden ayırmak aynı şeydir.

“Rahmet” ille de merhamet değildir! “Allâh’ın rahmetinden geldi” demek; O’nun üretmesi ile meydana geldi demektir.

Allâh‘ın üretmesinin sonsuzluğu yanında, varlığın yok olması diye bir şey söz konusu değildir, demek!

“Allâh”ın rahmeti, gazabını geçmiştir” sözü…

Allâh’ın ürettikleri iki kısımdır. Bir kısım ürettikleri, “Rahmân” ismi kanalından gelir. Bir kısım ürettikleri “Rahıym” ismi kanalından gelir.

“Rahmân” ismi kanalından gelen üretimler, insanın yapısına ilk anda hoş gelmeyebilir. Fakat, o hoş gelmeyen-yakan-üzen şeyin özünde, ardında insan için büyük yarar ve güzellikler vardır.

“Allâh rahmet eylesin” demek İhsan ettikleriyle arındırsın, saflaştırsın demektir!

Çünkü “Rahmân”dan gelen “rahmet” arındırıcı-saflaştırıcıdır!

Esasen Dünya’da yaşayanların bu “rahmet”e ihtiyacı vardır, ve yaşayan dostlarınızın ardından bu temenniyi yapın!..

Yaşan dostlarınız için; “Allâh rahmet eylesin” temenni ve niyazında bulunun; ki onlar Dünya’dayken arınabilsinler!

Halkın yanlışa şartlanmasıdır ölüye rahmet okumak! Ölümü tadanın rahmete ermesi de genelde yanarak olur! Cehennem dahi “RAHMET” sonucudur müminler için!

“Rahıym” ismi kanalından gelenlerse, tamamen “insan”ın hoşuna giden şeylerdir. “Rahıym”in tam tecellisi “cennet” ismiyle işaret edilen boyuttadır.

Ayrıca bu isimlerin bu açıklamaları, yorumları da insana göre, insan düzeyinde olan mânâlardır. Evrensel mânâlar değil!

Olayı evrensel boyutta ele alırsak, mânâsı çok değişir.

Kur’ân“, insana gelmiştir. İnsan boyutuna hitap eder. “Allâh” kelâmlarından sadece bir tanesidir “Kur’ân”!

Bu yüzden ki biz, Kurân’ı anlamaya kalktığımız zaman, birçok temel gerçeğe dikkat etmek zorundayız!

Çoğunlukla, konuları, halk dilinde söylendiği şekilde ele alıyoruz. Mesela, “adalet”i herkese eşit muamele, yani “eşitlik” diye diyoruz!

Doğada, sistemde EŞİTLİK DİYE BİR ŞEYİN OLMADIĞINI göre göre!

Hâlbuki adalet“; her birimin yaratılış amacına göre hak ettiğinin verilmesidir! Ya da hak etmediğinin verilmemesidir!

Herkese eşit vermek değildir, adalet! Her birimin kendi yapısına, yaratılış özellik ve amacına göre hak ettiğinin verilmesidir. Biz herkese eşit muamele diye anlıyoruz. Ve sonra, “Herkese eşit vermiyor!” deyip, suçlayacak makâm arıyoruz.

“Allâh”, Kurân‘da, herkese eşit vereceğim diye bir şey söylemiyor. “Ben Âdilim” diyor!

İşte, bunun gibi, birçok şeyi bizler yanlış anlıyoruz. Ondan sonra da, bu yanlışlığı getirip, tanrımıza bağlıyoruz. Tabii ki, bu durumda tanrıyı beğenmeyip; “Haydi canım, böyle tanrı olmaz” diyoruz.

- Suali olan var mı?

- Cuma ile ilgili bir sual sormak istiyorum. Ticari işlerim ile ilgili olarak dolaştığım bazı Arap ülkelerinde, Cuma namazı için câmiye girildiğinde, Arapların Cuma namazından önce iki rekât namaz kıldıklarını gördüm. Hutbe bittikten sonra iki rekât Cuma namazı kılıyor, namazı müteakip sağ ve solundakilerle, tanıdık olsun olmasın tebrikleşiyor, sonra da dışarı çıkıyorlar. Bu Arap dostlarım, Türkiye’ye geldiklerinde bizdeki uzun Cuma namazını görünce, bunun yanlış olduğunu, Cuma’nın bir bayram günü olduğunu, Cuma’dan sonra bu kadar fazla namaz kılmanın yanlışlığını söylediler. Hangisi doğru efendim?

- Efendimiz, Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisi Cuma günleri genellikle evinde iki rekât namaz kılar, mescide öyle gelir, hutbeden sonra iki rekât Cuma namazı kılınır; sonra mescitte iki rekât daha namaz kılardı. Bazen de, Cuma salâsından sonra mescitte kılmaz, evine gelir, evinde dört rekât kılardı! Cuma namazının orijinal olanı budur.

Sonraları Ya, bu kıldığımız namazı TANRI kabul etmezse, biz ne yaparız gibilerden düşünceyle ne olur ne olmaz deyip öğle namazını da kılalım demişler ve Cuma salâsını bu vaziyete getirmişler.

Yani, Arapların orada tatbik ettikleri şekil doğrudur!

Bizim, buradaki uygulamamız da böyledir.

Önden iki rekât namazı edâ ederiz. Cemaatle birlikte Cuma namazından sonra iki rekât daha edâ eder çıkarız.

“Hanımlar Cuma namazı kılamaz” diye bir kural da yoktur! Hanımlar da, Cuma namazını imama uyarak kılabilir! Ama günümüzde, hanımlar kılamaz diye bir kural çıkarmışlar. O da yanlıştır! Hz. Rasûlullâh zamanında sabah namazına, yatsı namazına dahi hanımlar câmiye giderlerdi. Cemaatle kılınırdı namaz! Hanımlar pek yalnız gelmesin diye, erkekleri ile beraber gelsinler diye, sonradan uyarı yapılmıştı.

Başka sorusu olan?

- Geçen haftaki konu ile ilgili bir sorum var… “Cennette zaman yoktur!” demiştiniz. “Sûretlerin, birimlerin olduğu ve olayların birbirini takip ettiği olaydır, zaman!” dediğimize göre ve cennette de birtakım olaylar ve birimler olduğuna göre, nasıl zaman olmadığını, çok iyi anlayamadım. Bir de ışık hızında zamanın nasıl duracağını da anlamadım.

Biz dışarıdan baktığımız için, Güneş’ten gelen bir fotonun 8 dakikada Dünya’ya ulaşması belli bir zaman birimi! Ve ışık da, o zamana uyarak Dünya’ya geliyor. Belli bir yol katederek geliyor. Işık açısından nasıl bir olay bilemiyorum ama, benim açımdan, bana göre belli bir zamana tâbi olarak geliyor… Lütfen açıklar mısınız?

- Cuma’dan önceki bölümde yoktun! Burada bir arkadaş, cennetle ilgili bir sual sordu. Cennetteki yapı ve olaylarla ilgili… O bölümde orayı biraz anlattım.

Zaman kavramı izafî bir kavram. Yani zaman, bazılarına göre daralır bazılarına göre yayılır, genişler.

Gece, hiç rüya görmemiş bir adama göre; gece yatıp sabah kalkan yaklaşık 8–10 saat uyuyan bir adama göre, gece 1 saat mi, 5 saat mi, 10 saat mi? Bu husus meçhuldür. Ancak, şu da bir gerçek ki; gecenin yarısında dişi ağrıyan, zonklayan bir adama göre 5 dakika süren diş ağrısı, bir asır gibi gelir.

Bunun bir başka örneği benim başımdan geçti…

Gençliğimde trafik kazası geçirip üç takla attığım zaman, direksiyonun başında oturuyordum… Araba son derece yavaş bir şekilde, ağır ağır dönüyordu, bana göre! Ama, dışarıdan bakanlara göre araba 120 km. hızla, bir anda üç takla attı, diye tarif edilecekti olay! Dışarıdakine göre olay bir anda olup bitti. Ama, bana göre o an öyle bir genişledi, yayıldı ki, son derece ağır bir biçimde ben o olayı yaşadım.

Bir başka örnek daha vereyim…

Saniyeli olan saatlere bir bakın, gözünüzü saate döndürüp baktığınız ilk anda, sanki saniye orada takılmış gibi görürsünüz! Sonra saniye hareket edip normal hızıyla dönmeye başlar olur.

Zaman, algılayana göre değişken bir kavramdır.

Dünya’ya göre zaman vardır, Güneş’e göre zaman vardır, yani Güneş’in galaksi merkezi etrafındaki turuna nispetle… İşte cehennemî zaman da budur! Bir Güneş yılı ya da bizim anlayışımıza göre bir cehennem yılı, Dünya senesi itibarıyla 255 milyon yıldır!

Bu süreci biz nasıl algılarız?.. Onu hep birlikte içine girdiğimizde göreceğiz!.. Ama bu sürecin kimimiz için çok kısa, kimimiz için ise çok çok uzun olacağı bildirilmiş!

Bu zaman kavramının ötesinde, cennet denilen ortamdaki yaşantıda ise; her dilenen, an içinde olup biter!

Hayal ettiği şey, düşündüğü şey kendisinde açığa çıkan biri, ilmi kadarıyla, o anda belli olaylar yaşar!

Nasıl, bazıları rüya gördüğünde; Yahu bu rüya hiç bitmedi. Sabaha kadar durmadan rüya gördüm der… İşte bunun gibi, kendi ilminin getirisi olan bir ortamda, sonsuz varedişleri yaşar. Dolayısıyla artık burada, zaman kavramı kalkar.

“O, her an yeni bir yaratıştadır” hükmü, cennet ehlinde tam anlamıyla yaşanır, hissedilir bir biçimiyle ortaya çıkar.

Her an yeni bir şeyler üretir, yaratır. Kendine birçok beden yaratır. Sayısız varlıkları yaratır. Çünkü kendisinde “HÂLIK” isminin mânâsı açığa çıkmaktadır. İşte, bundan dolayı orada zaman diye bir kavram yoktur.

Ve cennetteki bühl sınıfı değil de, Ârifan sınıfı, Dünya’da bazılarının müşahede ettiği olayı, orada somut bir şekilde yaşarlar.

***

Nedir o! Namazda okuduğun, “Mâliki yevmidDiyn”in anlamı?

Bu ifadeyi eğer iyi anlarsan, “Mâliki yevmidDiyn”de; “İyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn” gizlidir.

Bir başka deyişle: “İyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn”, “Mâliki yevmidDiyn”in içinde mevcuttur. “Mâliki yevmidDiyn” açıldığı zaman, açılmış hâli; “İyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn”dir.

Biz, “Mâliki yevmidDiyn”i, nasıl anlıyoruz?

Din gününün sahibi”!!? Peki, “din günü” nedir?

Efendim, bir tarihte kıyamet kopacak da, kıyamet koptuğu zaman, din gününün sahibi Allâh olacak!??

Hâlbuki, “din günü” demek, “Dinin hükümlerinin geçerli olduğu her an” demektir. Burada, her “an”ın Mâlik’inin, Allâh olduğu bildirilmektedir!

“Din” adıyla anlatılan sistemin kurallarının geçerli olduğu her anda tasarruf eden, gerçek sahip, Mâlik, Hükümran, “ALLÂH”tır demektir…

Bu ifadenin sonucu olarak da “Mâliki yevmidDiyn” diyebilen kişinin, bunu idrak edebilen kişinin, doğal olarak bundan sonra devam edip getireceği cümle, ifade: “İyyake na’budü ve iyyake nesta’iyn”dir.

“Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” anlamına gelen; “İyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn”i salât hâlinde diyebilenin de günahları af olunur müjdesi vardır. Yani bunu diyebilen, idrak edebilenin günahları af olur.

“Lâ ilâhe illAllâh” sözü, bu anlattığım hususları bir şifre, bir öz cümle hâlinde ifade etme anlamını taşır. Yani, “lâ ilâhe illAllâh” şifre hâli, kapalı hâli; “İyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn”, açılmış hâlidir.

İnsan, “Mâliki yevmidDiyn”i anlayamadan “İyyake na’budu ve iyyake nesta’iyn” demiş olmaz!

Onun için de, Fâtiha’nın iki tür okunuşu önemlidir…

İki âyet arasına sadece virgül koyarak birlikte bir cümle gibi okumak…

İki âyet arasına noktalı virgül koyarak, bekleyerek ayrı ayrı okumak…

Virgüllü okursan, bir mânâ yönü açılır. Noktalı virgüllü okursan, işin başka bir mânâ yönü açılır.

Umumiyetle birçokları bırakın mânâ boyutunda düşünmeyi, ne okuduğunun dahi farkında değildir!

Hâlbuki, Fâtiha’yı “OKU”mamış olanın namazı geçerli olmaz!

Bu konuda Hz. Ömer’in bir sözü var, diyor ki:

“Ben hayatımda kıldığım bütün namazları, Ebu Bekr‘in kıldığı iki rekât namaza değişirim.”

Burada kastettiği nedir?

O, okunan kelimeleri anlamadaki kavrayış farkına işaret ediyor burada!

Demek ki, yapılan ibadetin amacı, o anda yaptığın şeyin anlamını hissedip, yaşayabilmek!

Önemli olan; neyi niçin yaptığını mutlaka ve mutlaka hissedilmesi!

Koyun gibi, ağıldan çayıra, çayırdan ağıla hesabı; sokaktan seccadeye, seccadeden sokağa değil! Yukarıdaki birini razı edip gözüne gireyim ise hiç değil!

Kendi öz benliğini, kendindekini anlayıp hissedebilmek, onun gereğini yaşayabilmek amacı ile ibadet gerçekleşir!

Sen, sendekinden gâfil olduktan sonra yaptığın, ibadet olmaz ki!

Yemek var, oturursun 1-2 saatte sofradan kalkarsın. Ağzına attığın her bir lokmanın lezzetine varırsın! Bir yandan dostlarınla sohbet edersin! Akşam olsa da yemek yesem, dersin…

Yine yemek vardır; işe yetişeceğim diye bir sandviç ile geçiştirir, ne yediğini dahi bilmezsin!

İşte, namaz da böyledir. Birileri sandviç yer gibi kılar; birileri de namazı ikame eder. Dostlarınla yediğin her bir lokmanın değerini hisseder gibi.

Genelde, gündüz vakit namazlarında bu durumu hissetmek zordur. İşte onun için denmiştir ki;

“Nâfilelerle, kulum bana yaklaşır…”

Yani, gecenin müsait bir saatinde, belli bir kitap okumuşsun, bir tefekkür yapmışsın, bir konsantrasyonun oluşmuş… Ondan sonra da, o hedefe kilitlenmekle birlikte namaza durmuşsun.

Bir, “Allâhu ekber” deyip, onun mânâsını düşünüyorsun. Allâh’ın sonsuzluk denizine dalıyorsun!

Bir, “Elhamdu lillâhi Rabbil’âlemiyn” derken; Âlemlerin Rabbi olan Allâh, ancak kendi kendini bilebilir, hissedebilir, değerlendirir.

“O’nun varlığında bir hiçim! O’nun sonsuzluğunun yanında ben neyim ki” diye düşünerek başlayabiliyor musun, “El Hamdu lillâhi Rabbil’âlemiyn”e?..

Ondan sonra da, ertesi gün; Gece olsa da, bir namaza dursam der beklersin gene o ânı!

İşte bu ikame olunan namazdır!

İkame olunan namazın alâmeti, bir sonrakini sabırsızlıkla özlemektir.

Böylece kişi, “Allâh”a yakîn elde etmeye başlar bâtınından!

Şöyle dediğinizi duyar gibi oldum. Ben bunları hissedemiyor, yaşayamıyorum. Gündüz namazlarını kılmayayım mı?

Hayır! Öyle şey olur mu hiç?

O gündüz namazları sende belli bir taban oluşturacak. Gündüz, şuursuz olarak çektiğin zikir, tespih; beyninde belli bir açılım yapacak! O açılımın neticesinde o gece namazında hissedip, yaşayacaksın.

Onun için ne diyoruz?..

“Gündüz, aklın fikrin nerede olursa olsun, o zikirleri yap! Zikir, senin beyninde kapasiteyi açıp, artıracak.”

Tarikatlara gidersin. Orada ne zikirler verirler?

“Lâ ilâhe illâllâh”, “Allâh”…

Bunlar esasen, zikirden öte şifrelerdir!

“Lâ ilâhe illâllâh” bir şifredir. Yani, “Allâh” ismiyle işaret edilen dışında başkaca bir varlık yok; bunu anla” demektir.

Bunu anladıysan, kavrayıp içine sindirdiysen, bundan sonra artık, “lâ ilâhe illâllâh” zikri yapılmaz!

Alfabeyi öğrenip, ilkokulu bitirdikten sonra, lisede iken, Bana alfabeyi yeniden öğretin der misin?.. Elbette hayır!

Bilgileri öğrendin, o orada kaldı. İşin hakikatine yönelmek o kapıdan olur. Ama, ben bu kapıdan girdim diye, kapı eşiğine oturursan; içeri girip, yukarı çıkamazsan; ancak eşik muhabbetine devam edersin. Olayın hakikatine ulaşamazsın!

Devamlı “Allâh” isminin zikri yeterli “marifet” oluşturmaz! Çünkü O, bir varlığın ismidir. O ismin işaret ettiği varlığın senin varoluşunu meydana getiren özelliklerini vurgulayan, anlatan “Esmâ ül Hüsnâ” dediğimiz mânâ isimlerinin zikri yapılır.

Çünkü, sendeki o isimler, sendeki belli özelliklere işaret eder ve onları açar. Dolayısıyla, insanın tekâmülü, gelişmesi Esmâ zikrindedir.

Kim ne kadar Esmâ zikri yaparsa, o yaptığı zikirin işaret ettiği özellik istikametinde; ve o kişinin istidat ve kabiliyeti kadarıyla açılımları olur. Kişinin zikir yapmadan da, kendini tanıması (bilmesi değil) asla mümkün değildir.

Adam, “lâ ilâhe illAllâh” ve “Allâh” zikirlerine kırk yıl devam eder. Ama, bakar ki, hiçbir değişme yok! Olmaz tabii ki! Tekâmül, gelişme ancak, “Esmâ” zikri ile olur.

Allâh, hepinize ne yaptığınızı bilmeyi, niye yaptığınızı fark etmeyi; bilinçli bir şekilde, her şeyi yerli yerince oturtmayı nasip etsin! Cumanızı mübarek etsin!

felsefe

NEREYE KADAR AKIL?

Değerli okurlarım, tüm eserlerimizde aklın son derece önemli olduğundan ve akılsızın dini olamayacağından söz ettikten sonra; bu kitapta “İMAN” üzerinde duracak ve “Nereye kadar akıl, nereden sonra iman” sorusunun cevabını vereceğiz…

Aklın önemi üzerinde dururken, bilindiği üzere İmam Gazâli‘nin “İhya-u Ulûmid’din”de yazdığı Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın şu açıklamasını nakletmiştik…

“Yâ Âli, herkes ALLÂH’a BİRR ve sâlih ameller kapılarından yaklaşır!.. Sen, aklın ile ALLÂH’a yakîn olanlardan ol…”

Bugüne kadar hep “ALLÂH”a akıl ile yaklaşmanın değerinden bahsettik. Kitaplarda da özellikle bunu anlattık.

Ancak şimdi daha değişik bir incelik üzerinde duracağız…

“ALLÂH”a niçin, “iman” ile yakîn elde etme esası getirilmiştir?..

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) niçin imanı öne almıştır?..

Kur’ân-ı Kerîm niçin devamlı olarak “Elleziyne yu’minune”; “Onlar ki ALLÂH’a iman ederler” der de; buna karşın çeşitli âyetlerde de aklı öne sürer.

“Hâlâ tefekkür etmeyecek misiniz?”…

“Hâlâ idrak etmeyecek misiniz?”…

“Hâlâ anlamayacak mısınız?” der.

Öyle ise, insana yakışan davranışların kökeninde düşünce ve idrak yatmalıdır; şartlanmalar ve etraf değil!

Burayı çok iyi fark etmek zorundayız…

Biz koyun gibi, çobanın ya da etrafımızdakilerin güttüğü yönde davranışlar ortaya koyup, sıradan bir mahlûk gibi mi yaşayacağız?.. Yoksa, akıl ve şuur sahibi, düşünen bir yapıyla yaşamına yön veren mükemmel varlık insanlığımızı mı hissedeceğiz?..

Herkes böyle dediği, herkes böyle inandığı için; ne olduğunu anlamadığımız, idrak etmediğimiz şeyleri kabullenerek öylesine bir hayat sürüp geçip gitmek bizi tatmin ediyorsa, diyecek bir şey yok!.. Böylece süregitsin yaşam!

Ama, ben bir insanım; akıl sahibi olup, düşünebilme kabiliyetine sahibim; yaşamıma kendi kavrayışımla kendim yön verebilirim; sürüye sayılmak için var olmadığım bilincine erdiysem, bundan sonra yapılacak iş neye, ne kadar ve nasıl inanacağıma karar vermektir!

İnsan olarak en değerli varlığımız olan AKIL; ya kullanılır ve insan yaşamına idrakıyla yön verir, ya da kullanılmaz, düşünmeden etrafa ve şartlandırmalara tâbi olunur!

İnsan beynine bahşedilen ana zihinsel fonksiyonlar nelerdir?

İnsan zihnindeki diğer doğmatik özellikler nelerdir?

Önce bunların üzerinde duralım…

İnsan dediğimiz varlıktaki bazı zihinsel fonksiyonları sayalım;

Nefs (ben kavramı), akıl, fikir, hayal, idrak (kavrayış), vehim (varsayım), himmet ve hafıza (yani bellek).

Bu saydığımız zihinsel fonksiyonlar esas itibarıyla iki ana kuvvetin etkisi altındadır… Yani fikir, hayal, duygu, nefs, himmet daima iki ana kuvvetin birinin tesiri altına girer. Ya vehmin hükmü altına girerek çalışır ya da aklın hükmü altına girerek çalışır.

Fikir; çeşitli konularda aklımıza gelen yeni yeni düşüncelerdir. Bize herhangi bir konuyu düşünmemizi sağlayan ana materyaldir. Kökeni ya beynin üretimi ya da dış etkilerdir; ilham, astrolojik etkiler vs…

Sonrasında hayal gelir. Yani, o fikirleri kafamızda hayal ederiz… Anlayıp kavramak için bir sûret hâline sokarız. Bu hayal edişe aynı zamanda “musavvire gücü” denilir. Yani tasvir etme, şekillendirme. Beyinde şekillendirme olayı vardır. O fikirler otomatikman şekillenerek anlaşılır. O da nasıl anlaşılır? Müdrike yani idrak gücü ile idrak edilir.

Bu idrakın hemen sonrasında, o idrakı hükmü altına alan vehim vardır.

Vehim özetle şudur:

Var olmayan şeyi var saymak! Var olan şeyi de yok saymaktır. “Varsayım” dediğimiz cevherdir.

Bunlardan “Nefs” dediğimiz yapıyı da, Dünya’nın ruhaniyeti meydana getirir.

Fikir; Merkür‘ün ruhaniyetinden gelir.

Hayal, musavvire; Venüs‘ün ruhaniyetinden meydana gelir.

İdrak, müdrike; Güneş‘in ruhaniyetinden gelir.

Vehim; Mars’ın ruhaniyetinden gelir.

Himmet; Jüpiter’in ruhaniyetinden gelir.

Akıl; Satürn’ün ruhaniyetinden gelir. Fakat Satürn‘ün ruhaniyetinden meydana gelen akıl, maddi bir akıldır. Dünyaya ve maddeye dönüktür.

Uranüs‘ten gelen akıl ise “Akl-ı küll”den yansımadır! Çok geniş boyutlu, madde ötesine dönük düşünceleri meydana getirir. Madde ötesine dönük düşünceler Şiron‘un uygun açıyla beslemesi hâlinde, hidâyet dediğimiz “ALLÂH’a ve özüne yönelme” tesirlerini meydana getirir.

Neptün; yüksek sezgi gücünü meydana getirir.

Plüton, “ALLÂH”a ait “var etme ve yok etme” gücünün yeryüzünde zâhire çıkmasına vesile olur.

Eğer bir kişide Merkür‘ün tesirleri güçlü ise, onda çeşitli fikirler meydana gelir. Merkür‘ün güçlü tesirini almış, ruhaniyetinden feyz almış insan, zeki insandır. Zekâ; Merkür‘ün ruhaniyetine bağlıdır.

Cinlerin büyük çoğunluğu, Merkür‘ün güçlü tesirlerinden feyz aldıkları için hemen hepsinde zekâ güçlüdür. Dolayısı ile şeytan da çok zekidir. Buna karşın cinler, akıl yönünden zayıftırlar!

Bir insan zeki olabilir; fakat yeterince akıllı olmayabilir!.. Akıllı olabilir; zeki olmayabilir!.. Hem zekâsı hem de aklı kıt olabilir!.. Hem zeki ve hem de akıllı olabilir!.. Çünkü zekâ Merkür‘ün ruhaniyetinden kaynaklanır, akıl ise Satürn ve Uranüs tesirleri ile meydana gelir.

İdrak (kavrama), gücünü Güneş‘in ruhaniyeti verir.

Hayal gücü, Venüs‘ün ruhaniyetinden hâsıl olur. Buna Musavvire, şekillendirme gücü de denebilir.

Kişinin himmeti (azmi), Jüpiter‘in ve Şiron‘un tesirleri iledir.

Güçlü olarak Jüpiter‘in ruhaniyetini almışsa o kişi, maddeye dönük bir şekilde şanslı hayat sürer. Maddi sıkıntıları az, refahı fazla olur… Şiron‘un tesirini güçlü almışsa kişi, maneviyata yönelir ve maneviyatta büyük derecelere ulaşma imkânını elde eder.

Satürn, tamamen maddeye dönük bir akıl verir; yani bu kişi maddeyi ne yönde nasıl değerlendireceğini iyi bilir.

Uranüs‘ün ruhaniyetinden feyz alan kişi maddi nesnelere hiç bakmaz, değer vermez. Tamamen madde ötesi soyut değerler ve nesnelerle ilgilenir… Yani gerçek âlemin, madde ötesi bir yapı olduğunu idrak eder. Ona yönelir.

Ancak, madde ötesi yapıya yönelme eğer Şiron‘dan destek almamışsa o kişi felsefeci olarak kalır. Eğer bu hâl Şiron‘dan desteklenmişse bu defa tasavvuf ehli, velâyet mertebelerinin sahibi olur; icabında Nübüvvet mertebesiyle zâhir olur. Aradaki fark Şiron‘dan desteklenen bir Uranüs; veya Şiron‘dan desteksiz kalmış Uranüs‘tür.

Felsefeci ile tasavvuf ehli arasındaki fark, “Şiron” farkıdır! “Şiron”; Güneş sistemi içinde yer alan ve son yıllarda tespit edilen bir gezegendir!..

Ancak şunu dikkatten kaçırmayalım!..

Allâh bir kişinin maneviyat ehli olmasını takdir etmişse, onu uygun tesirler altında dünyaya getirir; mesela Şiron‘un güçlü açılımı o kişiyi bu olaya hazırlar! Yani, takdir ALLÂH’ındır; yıldız ve planet etkileri ise takdiri oluşturan mekanizmadır! Beyindeki bilincin yanında, elin yeri ne ise; ALLÂH takdiri ve hükmünün yanında planet ve yıldızların yeri de odur!..

Programında Uranüs‘ün etkisi güçlü olan yani yüksek akıl sahibi olup maddeye değer vermeyen kişi, eğer Şiron‘un ruhaniyetinden feyz almamışsa, felsefeci olarak kalır! Madde dünyası ile hiç uğraşmaz ve maddeye değer vermez. Ama maneviyat yönü zayıftır.

Esasen bu tesirler, her insanda vardır… Ancak, bu tesirler kiminde güçlü olarak alınmıştır; kiminde de zayıf olarak… Bizler bu değişik tesirlerin oluşturduğu farklı formüllere sahip bileşimleriz!

Burada önemli olan nokta şudur…

Eğer belli bir akıl gücüne sahip isek… Zira “Akıl” Arapçada “Ukl” kelimesinden gelmiştir. “Bağlamak” anlamınadır… Yani bir şeyi, diğer bir şeye bağlayarak, aralarında bir bağlantı kurup, bir sonuç çıkarma özelliğidir…

Bu akıllı bir kişidir demek; birtakım nesneleri, birtakım bilgileri, cevherleri birbirine bağlayarak ortaya bir sonuç çıkartıp buna göre kendine yön verebiliyor demektir.

Zeki kişi, o anki menfaatine göre, ne gerekiyorsa onu derhâl bulup gereğini tatbik eder.

Zekâ; kısa vadelidir, günlük çözümler içindir.

Akıl ise; uzun vadeli bakışlar ve değerlendirmeler getirir.

Zeki kişi, günlük menfaatlerinin gerektirdiği bir biçimde yaşar. Akıllı kişi ise, geleceği düşünerek hayatına yön verir.

Aklın iki boyutu vardır.

Birincisi avam boyutu…

Yaşadığı süreci göz önüne alarak, yapacağı işleri düzenler… Ölüm ötesini aklına getirmez! Ömrünü dünyevî değerlere göre düşünür. Bütün ömrü boyunca, kendisine yarar sağlayacak şeyleri tasarlar.

Aklın ikinci mertebesi ve makbûl olanı ise; ölüm ötesini düşünüp ölüm ötesi hayata göre yaşamını düzenler… Programa alır… Ancak aklın bir zayıf noktası vardır. O zayıf noktası dolayısı ile de zekâ oyunlarına gelerek vehmin hükmü altına girmesi ihtimali söz konusudur.

Akıl; daima eldeki mevcut donelere göre, bunları birbirine bağlayarak bir sonuç elde eder. Beş duyu kanalından gelen bilgiler bir kaba konur. Akıl onları bileştirir ve neticede bir sonuç çıkarır; buna göre de kendine bir yön çizer.

Ancak “şeytaniyet” vasfıyla bilinen cinler çok zekidirler! Bunlar kişinin aklını karıştıracak bazı fikirleri insanların beyinlerine impulslar hâlinde gönderirler. Bu ilka edilen fikirleri kişinin vehim gücü kolaylıkla kabul eder…

Herkeste mevcut olan bu vehim gücü, aslı olmayan şeyleri varmış gibi kişiye kabul ettirir!

Vehmin esası nedir?..

Var olmayan şeyleri var zannetmek; var olan şeyleri de yok zannetmek. Yani varsayım!..

Vehim gücün, her ne kadar işin doğrusunu bilsen de, buna rağmen bir an içinde, senin akıl ve irade boşluğunu yakalar ve sana bir fikir ilka eder.

Bu fikirler cinnî, şeytanî de olabilir. O an gelen melekî tesirlerden de olabilir!

O tesir, sende bir fikir meydana getirir, sen bu fikre kapılırsın ve işi geniş planda düşünmeyi geriye bırakırsın.

Oysa, her gelen fikri geniş planda düşünüp; sistemi düşünüp; o sistem içindeki yerine oturduktan sonra onaylaman gerekir.

Aklına bir fikir geldi!.. O an için sana makûl gelebilir… Tamam bu güzel fikir, ben bunu böyle yapayım, dersin.

O an için doğru gözükebilir. O anki menfaatine uygundur… Ama genel sistem içindeki senin yerine uygun değildir! İşte bu gelen fikri, vehim gücü sana kabul ettirir. Çünkü vehim gücü “nefs” üzerinde hükmünü icra eder.

Nefs; ya aklın doğrultusunda hareket edecektir ya da vehmin hükmü altında istikametini bulacaktır… Seyyaldir!

Nefs başta da söylediğimiz gibi Dünya’nın ruhaniyetinden kaynaklanır. Birimsel nefs, Dünya üzerinde var olmuştur.

Yani, “nefsim” dediğin şey; yanlış anlamayalım…

Eskilerin bir kısmı, özellikle de taklit ehli “nefs”i yanlış tarif etmişlerdir… “Nefs”; sadece ve yanlızca “benlik” duygusudur.

“Ben varım” dersin ya; işte bu, “ben” kelimesi ile kastettiğin şey, nefstir. Bu bedene ait tüm özellikler ise tabiat kelimesi ile anlatılır. Bedenin tabiatı, tabii istekleridir… Yani tabiat, tabii isteklerden meydana gelir. Doğal istekler de bedenin çeşitli organlarının çalışması sırasında oluşturduğu istek ve arzulardır.

Nefsî istek ayrıdır, tabii istek ayrıdır!

Bu ikisi tamamen birbirinden ayrı şeylerdir. Bunu bilmeyenler karıştırır; nefsin isteğine tabii istek der; veya tabii isteğe yani tabiatının oluşturduğu isteğe nefsin isteği der.

Hayır!

Nefsin isteği; benliğinin yücelmesi, benliğinin mertebe kazanması, benliğinin sayılması, sevilmesi, korunması, yüceltilmesidir.

Bedenin isteği ise; güzel yemek, güzel içmek, güzel uyumak, güzel çiftleşmek… Yani kendi tabiatına uygun hâllerle bezenmek. Bu tabiatının isteğidir. Nefsin isteği değildir.

HAC‘da şeytan taşlama vardır… Üç şeytan taşlanır! O taşlanan şeytanlardan her biri ayrıca bir semboldür… Mesela birinci büyük şeytan, varsayım benliktir… İkinci şeytan, tabiattır. Üçüncü şeytan da, âdetler yani şartlanmalardır!

Evliyaullâhtan Şah Nakşıbend der ki:

Biz halkın âdetlerini terk ettirmek için görevdeyiz. Nebi ve Rasûller halkın âdetlerinin yanlışlığını ispat için gelmişlerdir. Çünkü âdetler insanı “ALLÂH”tan alıkoyar, dünyaya ve maddeye yöneltir.

İnsanın zihinsel oluşumunda üç ana girdisi var:

1. NEFS

2. TABİAT (bedensel istek ve arzular)

3. ŞARTLANMALAR

Basit bir tâbirle şöyle de açıklayabiliriz.

“Etraf ne der?”… “Etraf”ı atmadıkça “ALLÂH”a yönelemezsiniz! Çünkü çevreniz kendini madde beden kabul edip, bedene dönük zevkler, arzular ve istekler içinde yaşayan kişilerle dolmuş.

Kişideki vehim gücü nefsi etkileyerek, onu yanlışa saptırır…

Nefs neyin tesiri altındadır? Şartlanmaların tesiri altında…

Sana sorduğum zaman “Sen kimsin?”…

Sen dersin ki: “Ben buyum!.. Yani, bu bedenim!”

Hâlbuki sen, bu beden değilsin!

Senin, kendini bu beden olarak kabul etmen; bedenin tabiatı içinde kendini tanımaya başlamandan ve etrafının, çevrenin seni bu yolda şartlandırmalarından ileri geliyor.

Sen kendini, bu bedenin tabiatı içinde hapis olarak buldun…

Sonra da herkes sana Sen busun, sen bedensin demeye başladı.

Böylece, sende “Ben bu bedenim” fikri geldi yerleşti, oturdu… Bu böylece oturduğu için, bu defa vehim sende hükmünü icra ediyor.

Vehim sende hükmünü nasıl icra ediyor?.. Nefsi tahrik ederek!

Vehim ne idi?.. Var olmayanı var göstermek, var olanı da yok göstermek…

Gerçekte, senin nefsinin benliği, Rabbinin benliğidir! Senin kendine has bir benliğin yoktur! Kâinatta var olan tek mutlak benlik “ALLÂH”ın benliğidir.

“Benlik ‘ALLÂH’a aittir. Senin ben demeye hakkın yoktur” diyerek bunu basite indirgemişlerdir.

Yani bu varlığa “Ben” kelimesi ile işaret ettiğin zaman, o “ben” aslında senin nefsin değil, “nefs”in hakikati olan “Rabb”indir. O yüzden denmiştir ki:

“NEFSİNİN HAKİKATİNİ BİLEN, RABBİNİ BİLİR.”

Çünkü Rabbi bilmek, nefsi bilmeye bağlıdır. Zira nefsin hakikati Rubûbiyet mertebesinden gelir.

“Nefs”, “Rubûbiyet” hakikatinden var olduğu için, mutlaka aklettiğini yapmak ister! Nefs için iyi-kötü diye bir ayırım yoktur. Çünkü aslı, Rabbanî hakikattir!.. Rab ise dilediğini yapar!..

Nefsin hakikati de Rab olduğu için nefs daima ne dilerse, kendisine ne fikir gelirse onu hemen yapmak ister. Bunun benliği kuvvetli deriz. Nefsi kuvvetli, deriz… Yani, bu kişideki Rubûbiyet zuhuru kuvvetlidir, demektir…

Yalnız Rubûbiyetin oradaki zuhur şekli bu saydığımız iki yoldan biri ile olur:

Ya vehim yollu olur…

Ya akıl yollu olur…

Vehim yollu olursa; gelen fikre tâbi olur, bu fikri genel sistem içinde, ilâhî nizam içinde düşünmeden, yerine oturtmadan, hemen geldiği gibi tatbik etmek ister.

Nefs bu durumda, kendi hakikatinden gâfil ve kendini beden olarak sandığı için, gelen istek ve arzuları hemen tatbik etmek ister ve dolayısı ile bedene dönük yaşamaya çalışır.

Hâlbuki nefs, hakikati olan Rabbanî güç ve kendi hakiki vasfı olan ilim sıfatından kaynaklanan bir şekilde; yaşadığımız sebepler âleminde, akıl yolu ile varlık üzerinde hükmünü icra etmek ister.

Şimdi bizim, aklımıza bir fikir geldiği zaman, hemen o fikri Allâh düzeni içinde, genel idare sistemi içinde yerine oturtup; bu yapacağımız işin, tabiatımıza mı dönük; varsandığımız, fakat aslında var olmayan izafî benliğimize mi dönük; yoksa kendi hakikatimizi bilmemize, “ALLÂH”a yönelmemize, “ALLÂH”ı tanımamıza vesile olacak bir biçimde özümüze mi dönük diye düşünüp değerlendirmemiz gerekir…

Şeytanın silahı iyi bilelim ki, fikirdir!

Çünkü bütün cinler, Merkür‘ün güçlü tesiri ile beslenmişlerdir. Bu yüzden onlarda fikir çok yüksektir. Fakat bu fikri, insana kısa süreli menfaatler istikametinde kullandırırlar.

O an için senin bedeninin ve benliğinin amaçları ne ise, o doğrultuda yeni yeni fikirleri sana telkin eder ki, sen daima bedene dönük düşünesin, bedene dönük yaşayasın.

Hâlbuki akıl, seni daima maddenin ötesindeki bir boyutta kendini bulup değerlendirmeye yönelik biçimde düşünmeye sevk eder.

Çünkü akıl, çok geniş boyutta düşünür. Çok kapsamlı olarak meseleleri ele alarak, bunları birbirine bağlayarak yeni yeni sonuçlar çıkartmaya sevk eder… Bu çalışmayı yaptığın zaman otomatikman manevî âleme girersin; madde dünyasından çıkarsın!..

Ne var ki aklın, beyine gelen fikirleri her an gerektiği gibi değerlendirememesi tehlikesi vardır. Zira vehim, “nefs” üzerinde ağır basar.

İnsan için eğer şerr diye kabul edilebilecek bir şey varsa o da vehimdir. Vehimden daha şerrli bir şey yoktur!

Eğer vehmi, aklınla hükmün altına alırsan; velâyetin en üst mertebesine çıkarsın!

Eğer akıl, vehmin hükmü altına girerse; şekavetin, sapmışlığın en berbat derecesine düşersin!

Bütün evliyanın kerâmeti, vehim kuvvetinin tasarrufuyladır. Kendindeki vehim kuvvetini tasarruf altına alarak o kerâmetleri izhar eder.

Şimdi, eğer burayı anlayabiliyorsak “iman” olayının neye dayandığını çıkartabiliriz.

Hakikat